Hakkında Yazılanlar

DİLİNDE TÜY BİTEN SEVGİ ÖZEL’LE SÖYLEŞİ
S. CAN YAĞCI
Sevgi Özel’in yeni kitabının adı Dilimde Tüy Bitti (Çınar Yayıncılık, Ocak 2006). Özel, kitapta deneme tadındaki yazılarıyla kitap boyunca değişmeyen iki başlık altında Türkçenin sorunlarını ele almış. Önce kitabın adını sorduk kendisine.

*Sayın Özel söyler misiniz, dilinizde niye tüy bitti?
SÖ- Bu bir deyim; aynı konuları, sorunları yinelemekten bıktığımızda söylediğimiz bir söz öbeği. Siz sormadan anlatayım. Hayır; ister sorunlu konular olsun, ister sevindirici; Türkçeyle ilgili hiçbir şeyden, Türkçe için çalışmaktan ve savaşımdan bıkmadım. Yaşadığım sürece de bıkmayacağım. Türkçeden değil; ulusal kimliğimiz olan Türkçenin sorunlarını büyütenlerden, olayları, oluşumları, durumları çarpıtanlardan, güzelim dilimizi sorunlara bulayanlardan bıktım, bıktık. Seslenişim onlara, yeter artık! Yalnız benim değil, Türkçeye emek veren herkesin dilinde, dilimizde tüy bitti.

*Kimi yazılarınızda öfkenizi, tepkinizi ilence dönüştüren bir biçem gördüm… Kuşkuyu da elden bırakmıyorsunuz, değil mi?
SÖ- Sunuşta da belirttiğim gibi, Türkçeye emek veren ustaları düşünürüm sık sık. Ölenleri, yaşayanları, ilerlemiş yaşına karşın savaşımdan caymayanları... Savaşımla tükenen yaşamları... Doğrudan, iyiden, güzelden yana olmanın bedeli niçin bu denli ağır? Diline emek vermek, Dil Devrimine inanmak, devrimi savunmak suç mu?

Doğruya, iyiye Kafdağı kadar uzakken durmadan “birlik ve beraberlik” şarkısı söyleyenlerden kuşkulanmayı ustalarımdan öğrendim; “birlik ve beraberlik” isteyenler hep aynı sakızı çiğnerler. Dil Devrimi, öz Türkçe denmesin yeter ki... Türkçe, yüzyıllar boyu Arapçaya, Farsçaya duyulan hayranlıkla tanınmaz duruma gelmedi mi? Şimdi de kapılar Amerikancaya açıldı. Yabancının siyasal, ekonomik dayatmalarını kabullenenler hem “milliyetçi”, hem de “muhafazakâr”dır. Böyleleri demokrasi kavramını da tepe tepe kullanırlar. Bunların milliyetçiliği, demokratlığı, büyülü bir sözcük gibi söylenip duran “muhafazakârlık”ın arkasında saklıdır. Bu, sözde demokratların maskesi olan “milliyetçi muhafazakârlık”ın Türkçesi ulusçu tutuculuk, özü de geçmişe ağıt yakmaktır. Daha açık söylersek Türk Devrimine direniştir, tepkidir, hoşgörüsüzlüktür, ussal olan her şeye saldırıdır. Ustalarımın yaşamı bunları anlatmakla geçti; benim kuşağım da orta yaşı geride bırakıyor ve biz hâlâ ne olur “Türkçeyi sevin, Türkçesi varken Türkçesini kullanın” diye çırpınıyoruz. Kendi diline bu denli sevgisiz, bu denli hoşgörüsüz, hatta saygısızca yaklaşanları, “Ah cicim…” diye okşayacak zaman mı?

*Yeri gelmişken sorayım; yabancı sözcüklere bu denli düşkün oluşumuzun nedenini düşündünüz mü?
SÖ- Çok düşündüm; ustalarımla konuştum, araştırdım. Benim yorumum şu: Tarihin her döneminde Türklerin yabancı dillere büyük bir ilgisi var. Ta, 8. yüzyılda Orhun Yazıtlarında Kültigin, Türk beylerinin Türk adlarını bırakıp Çince ad almasından yakınır. Orta Asya’dan göçten sonra İslamla tanışma, Arapça ve Farsçaya sıcak bakma dönemi başlar. Uzatmayalım, Türkler Anadolu’ya yerleştikten sonra Selçuklularda devlet dilinin Arapça, sanat dilinin Farsça olmasıyla Türkçe, giderek bu iki dilin sözcük ve kurallarının baskınına uğrar. 12. yüzyılın sonlarında başkaldırı diyebileceğimiz bir ses duyulur. Karamanoğlu Mehmet Bey, bundan böyle her yerde Türkçe kullanılacaktır, anlamında bir ferman yayımlar, ne ki yaşama geçemez. Osmanlı İmparatorluğu döneminde de Türkçenin üstündeki kalın perde kaldırılamaz. Mustafa Kemal’in başlattığı Dil Devrimine dek Türkçe, kaba Türkün dili diye anılmaktan kurtulamaz.

Burada dikkat edilmesi gereken bir şey var; tarihsel akışa bakarak yabancı dillere düşkün oluşumuzu genetik diye açıklamamız olanaksız; daha gerilere gitmeden Osmanlı dönemini ele alarak böyle dersek halka haksızlık olur. Çünkü aynı yüzyılda yaşayan ve her ikisi de bizim kültür tarihimize mal olan iki büyük ozandan Fuzuli “Âşiyan-ı murg-i dil zülf-i perişanındadır” derken; Pir Saltan, “Bir nefesçik söyleyeyim/Dinlemezsen neyleyeyim” diyor. Halk pırıl pırıl bir Türkçeyle türküsünü söylüyor, ağıdını yakıyor. Demem o ki, yabancı dile düşkünlük temelde halkın değil, aydınların onulmaz hastalığı ya da aymazlığı. Şimdi olduğu gibi…

*Kitapta bir dil siyasamız var mı, diye soruyorsunuz. Var mı?
SÖ- Sorunların çözümü bu sorunun yanıtında saklı. “Eğitimde, ekonomide, sağlıkta, çevrede eli yüzü düzgün bir siyasamız var mı ki dilde olsun?” Böyle düşünenlere katılmıyorum! Parça bohçası gibi de olsa, “milliyetçi muhafazakâr”ların özellikle eğitimde baskın olan bir dil siyasası yok mu? Parça bohçası nedir bilir misiniz? Gençlerin çoğu bilmez. Belki “patchwork” dersek çıkarırlar. Parça kumaşlar kare kare, üçgen üçgen kesilip dikilir; bohça, yatak örtüsü, namazlık olarak kullanılan eşyalar çıkar ortaya. Kumaş parçalarındaki desen, renk uyumu, bunları kesip biçen, diken kişinin beğenisini yansıtır. Parça bohçası ilk yıkanışta kumaşlar renk atmazsa, bir süre işe yarar. 1950’den sonraki eğitim sistemi, hep iktidarların sisteme vurduğu yamaların rengini yansıttı; bilimsel bilgiyle çelişen bu yamalar her iktidar döneminde soldu, çirkinleşti. İşte ülkemizin böyle bir eğitim ve kültür siyasası var. Eğitim ve kültür kurumlarının başına kim gelirse, onun bağlı olduğu siyasal partinin dünya görüşüne göre, orasına burasına yama vurulan, temel sorunlara çözüm aramayan gündelik siyasalar söz konusu ve çoğumuz dilden kaynaklanan iletişim kopukluğunun ayrımında değiliz.

*Toplum olarak birbirimizi yeterince anlayamadığımızdan, aynı dili konuşmadığımızdan yakınıyoruz. Bunun asıl kaynağı nedir?
SÖ- Türk Devrimine güvenmemek, Atatürk’ün her yaptığına art niyetle yaklaşmak… Dil Devrimini yadsımak, devrimin yenileştirdiği Türkçeyi hor görmek… 1950’den sonra Türk Devriminin önemini yadsıyan kadrolar başa geçince başladı iletişim kopukluğu. 18 yıl Türkçe okunan ezanın yeniden Arapçaya dönmesi, Anayasanın adının ve dilinin değişmesi, özellikle Dil Devrimine ve Türk Dil Kurumu’na saldırılması, aydınların da olup bitenlere eleştirel değil, çıkarcı bir bakışla yaklaşması, toplumun kafasını karıştırdı. Örneğin Atatürk’ün izlediği İlk Türk Dili Kurultayını, “Türk rönesansının başlangıcı” sayan Fuat Köprülü, DP milletvekili olarak kürsülerden Dil Devrimine öfkesini kustu. Cep Kılavuzlarını hazırlayan kurulda etkin rol oynayan Falih Rıfkı Atay, kendi emeğini bile yadsıyan yazılar yazdı. Daha başkaları da karşıdevrimin ateşini benzinle besledi. İnsanlar Türk demekten, Türkçeyi savunmaktan korkar oldular. Eğitim kurumlarına, Dil Devriminin karşısavı olan “yaşayan Türkçe” yerleştirildi.

*Yaşayan Türkçe inadı bitmedi mi daha?
SÖ- Azıcık köreldi; ama sürüyor. Bu sav, Türk İslam sentezinin, yani Mustafa Kemal’in manevi mirası olan “akıl ve bilimin” yerine inançları geçiren düşüncenin dil siyasasıdır. Bu siyasaya tutunanlar, Dil Devriminin geçmişle bağı kopardığını ileri sürerler. Bu sözü, devrimin dinle bağı kopardığı biçiminde Türkçeleştirebiliriz. Bu görüşte olanlar Dil Devrimiyle kazanılan sözcükleri ve bunları kullananları solcu, uydurukçu, komünist diye suçladılar. Örneğin devrimi savunanlar “imkân” diyeni suçlamazken, karşıdevrimciler “olanak” diyenin canına okudular. Böylece sözde aydınların sinsice, bilim dışı savlarla pişirdiği dil düşmanlığını siyasiler sofraya koydu. Gün geldi, yönetilenle yönetenler anlaşamaz oldu, gençlerin Türkçeye güveni sarsıldı.
Bakın siyasilerden ya da kimi aydınlardan sıkça şu sözü duyuyoruz: Yanlış anlaşıldım! Hazretler, “soba tahtası”nı öyle havalı söylüyorlar ki, halk bunu “bayram haftası” anlıyor ve yapay bayram havası sürüp gidiyor.

*Politikacıların kullandığı dili, konuşma biçimlerini nasıl buluyorsunuz?
SÖ- Meclisteki kimi milletvekillerini sözlerimin dışında tutuyorum; yazık ki vekillerimizin çoğuna abeceden başlayarak yeniden dilbilgisi dersi vermek gerek. Bu milletvekillerinin kullandığı dil, Türkçenin bugünkü durumunu da gösteriyor. Kullandıkları dile bakarak yaşça genç, ama düşünsel açıdan çok yaşlı bir meclis olduğunu söyleyebilirim. Elinde metin yoksa, arka arkaya birkaç doğru tümce kuran pek az milletvekili var. Doğaçlama konuştuklarındaysa, sormayın…

*Kitap boyunca kullandığınız iki başlık var: “Büyük Devrimciye Sesleniş” ve “2000”lerin Türkiyesinde Nece Konuşuluyor?” Ayrı ayrı soracağım. Her olumsuzluk karşısında Anıtkabir’e koşanları eleştiriyorsunuz, hem de Atatürk’e seslenerek yakınıyorsunuz, niye?
SÖ- Hayır yakınmıyor, özeleştiri yapıyorum. Bizler karşıdevrimi biraz küçümsedik. Biz, ulusal ve evrensel değerleri bilgiyle sanatla harmanlamayı amaç edinmişken; karşıdevrim ulusallığı, dinsel ırksal öğelerle kardı, evrensel bilgiyi yok saydı; sanatı karaladı. Bu kargaşa ortamından en çok dil etkilendi. Ben cumhuriyet değerleriyle yetiştim, Atatürk’e seslenişim, Atatürkçülere sesleniştir aslında. Başka kime olacak?

*Peki, “2000”lerin Türkiyesinde Nece Konuşuluyor?”
SÖ- Buraya dek “performans”ımı nasıl buldunuz? “Canlı performans”ımı da göstereyim mi? “Light” yiyeceklerle, “Turca Cola”larla beslendiğimiz bir dönemde “Turkalaşmayı” benimseyenler nece konuşur? Bayrağa saygısızlık yapanları kınamak için dev bayrak asan bir alışveriş merkezini unutamıyorum; insan utanır… O dev bayrağın arkasında Türkçe ad yok gibiydi. Adı yabancı yerlere girip İngilizce sözcükleri sıralayın, satıcılarda nasıl şafak atıyor göreceksiniz. Dahası kimisi kendi işyerinin adını söyleyemiyor, bu adları sokaktan geçen birine okutun… Herkes nasıl kekeliyor; nece konuşulduğu ortada…

*Yabancı adlandırma her yeri sardı, Atatürk’ün vasiyeti üstündeki hukuk lekesinin sürdüğünü dile getiriyorsunuz. Sesinizi yeterince duyurabiliyor musunuz? Karamsar mısınız?
SÖ- Bizler, birçok saygın yazar ve dilci, bir kültür devriminin savaşımını veriyoruz. Uzun zamandır, inançların, bilgi ve sanat yerine pazarlandığı düşünülürse, yaptığımız zor bir iş. Mahallenin delisi olmayı gerektiriyor, istediğimiz de mahallelerde delilerin çoğalması. Herkes önce kendi mahallesinin temizlenmesine emek versin diye çabalıyoruz. Emeklerimizin boşa gitmediği de ortada… Dil Derneği’nden 20 yıl önce Türkçesi varken çağrısı yaptığımızda kimileri gülümsemişti, şimdi çağrımız her kesimde yankı buldu. Dün sözcük ürettiğimiz ve bunları kullandığımız için bizi suçlayanlar, sözcük yasaklayanlar, yasakladıkları sözcüklerle konuşur, dahası sözcük uydurur oldular. Bugüne dek ağızlarından Türk Devrimi, Dil Devrimi kavramlarını duymadıklarımız, yasa dilini yenileştiriyorlar. Az şey mi? Karamsar değilim, körü körüne iyimser de değilim. Çünkü savaşım sürüyor ve Atatürk’ün Türk Dil Kurumu eski biçimine getirilmediği, bunun için çaba harcanmadığı sürece Atatürkçüyüm diyenlere inanmayacağım.

*Kitapta, milliyetçi muhafazakârların, Türkçeyi sevmediğini açıklıyorsunuz, bu nasıl bir milliyetçilik?
SÖ- Atatürk’ün akıl ve bilimi öncü alarak öngördüğü milliyetçilik değil kuşkusuz. Bu soruya milliyetçi muhafazakârların açıkça yanıt verdiğine ben 35 yıldır tanık olmadım; hep sığ sularda dolanırlar. Dayanakları bilimsel değil, dedim dedi üstüne kuruludur. E, uzun zaman iktidar olanaklarından yararlanınca da açıklama yapmaları gerekmiyor ayrıca. Her yer babalarının bahçesi…

*Kısaca açıklamanızı istediğim bir şey daha var: Ülkenin ve Türkçenin “inşallah”la “okey” arasına sıkıştırıldığını söylüyorsunuz, ülke ve Türkçe bu kıskaçtan nasıl kurtulacak?
SÖ- Gerçek aydınlar, ekmeğini kurtarmak için günü kurtarmaya bakan halka doğruyu söylemekten çekinmediğinde… Ses bayrağımız Türkçenin sözcük sözcük çiğnendiğini; düşünce özgürlüğünün, demokrasinin doğru iletişimle sağlanacağını, bu işe inançların karışmayacağını dürüstçe, namusluca anlattıklarında… Düşünce özgürlüğü adına demokrasi lastik gibi kullanılıyorsa, ülkenin siyasal ve ekonomik bağımsızlığı elden giderken, her söz “inşallah”la başlayıp “okey”le bitiyorsa… Birtakım aydınlar, bu olup bitenlerin “hayırlara vesile olmasını temenni edenleri” dinliyor ve onaylamasa da onaylıyor görünüyorsa, cumhuriyetin temel ilkelerini yaşama biçimi edinenler, yeni bir Atatürk beklemek yerine, Atatürk’ün ardılı oldukları bilinciyle şahlanacaklar, kurtuluş burada. Dilimizde tüy bitse de Rıfat Ilgazlar gibi “Sev Türkçeni çocuğum/ Dilini sevenleri sev” diyeceğiz; kendi dilini seven, bütün dilleri sever, yurdunu da insanı da sever, emeği de… Kurtuluş, o kadar da uzak değil, olmamalı…  Durmadan soracağız ve sorularımızın arkasını bırakmayacağız; tek istediğimiz bu; soracağız: Bu adı, tadı yabancı olanları bize niye yutturuyorsunuz? Ey sen işadamı, sen sanatçı, sen üretici, kendi sütüne, sabununa, giysine, koltuğuna, halına, yatağına Türkçe ad bulamıyor musun? Dilinden niye utanıyorsun?

*Teşekkür ederim. Güzel bir söyleşi oldu; ama biliyorum daha sözünüz bitmedi. Dilerim kitabınız çağrılarınızın, sorularınızın yaygınlaşmasını sağlar da dilinizde biten tüyler işe yarar.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder