29 Ekim 2014 Çarşamba

BELLEKLER KEVGİR GİBİ


Unutmak ya da unutur(muş) gibi yapmak insana özgüdür. Başarıyı, sevinci, aşkı; sevdiklerimizin acısını; yaşama değer katan tüm duyguları, oluşumları, olayları unutmamak, unutturmamak için çabalarız. Peki, toplumsal yaşamda neyi, neleri unutmak istiyoruz ya da unutur(muş) gibi yapıyoruz; bunu enine boyuna düşünüyor muyuz? İçinde bulunduğumuz dönemde çoğumuz yasımızı tutacak ya da sevincimizi paylaşacak olanı fenerle arıyoruz; çünkü akşam yediğimizi (yiyebilmişsek eğer), sabaha erişmeden unutturmaya çalışanların eli soframızı, dili belleğimizi silip süpürüyor.

Sokakta sürekli yakınan; ama yakındığı sorunun nedenini, yaratanları sorgulamayan, dahası sorgulamaya korkan, binlerce ürkek insan, günü kurtarmaya bakıyor. Hem yakınıyor hem sorununu, sıkıntısını paylaşmak isteyen, kendisiyle aynı konumda olandan bile korkuyor. Üstelik “an”ı kurtarma çabasıyla hırçınlaşıyor; ufacık bir tartışma ya ağır bir söze ya da şiddete dönüşüyor. Günü, anı kurtarma çabasıyla belleğini boşaltanları sorgulayamayanlar, birbirini sorgulamanın ötesine geçiyor.

Çoğunluk günü, ne yaşandığını, ne yaşadığını algılayamadan tüketiyor. Bellekler kevgir gibi oldu; gündemi anında değiştiren siyasal güç günü, anı unutturmak siyasasını sopalaştırdığı yasalarla uyguluyor. Birkaç yıl, hatta birkaç gün önce söylediğini, kendi ağzıyla yalanlayan(lar)ı sorgulamayan binlerce insan yalanı dolanı, yolsuzlukları, haksızlıkları unutur(muş) gibi yaparak yaşamayı sürdürüyor. Atalar, “Komşu boncuğunu çalan gece takınır” demiş; hırsızın bile biraz duyarlı olabileceğini; çaldığını, sahibine göstermeden kullanabileceğini söylemiş. Hoş bir söz ve uyarı değil; ama günümüzde halkın olanı çaldığı söylenenler, bu kadarını bile yapmıyor. Çalan, çaldırandan daha çok bağırıyor. Çaldıran, hakkını nerede arayacağını bilemiyor; dahası kendini “dua”yla eğitimsizliğe, yoksulluğa itene sarılıyor. Yalanı dolanın, yolsuzlukların, haksızlıkların unutturulması için söylenenlere inanıyor. Sözün uçacağını, yıllardır uçurulup durduğunu düşünmüyor; belge ve bilgileri merak edip “Olabilir mi? Ya doğruysa?” diye sormaya korkuyor. Kevgirleşen bellekler içinde korkudan başka hiçbir şey barınamıyor.

En acısı kevgirleşen aydın bellekleridir; sözde gazeteci, akademisyen, toplumun gözü önündekilerden biri, sözde sanatçı; TV’lerin vazgeçilmez “aydın”ı; ama siyasanın buyruğunda… Aydınımsı kimliğini yeğlemiş; kendini eğitim ve gelir düzeyi düşürülen halkın sözcüsü sanıyor; oysa yalnızca çıkarını, orununu, ününü sağlayan ve koruyanların sözcüsü… Şimdi(lik) egemen olan gücün sofrasından kalkmıyor; ezberletileni aktarıyor. Alçak yerde tepecik kendini dağ sanırmış ya! Tafrasından da geçilmiyor. Bu baylara, bayanlara bir ata uyarısı; “Dağda gez; düzde gez; insafı elden bırakma…” Halk arasında yoksuldan, ezilenden yana olan eşkıyaların bile söylenceleri yok mu? Ancak bu söylencelerde “insaflı eşkıya”nın öyküsü de mutlu sonla bitmez!

İnanç ve köken ayrımını kullanarak siyasaya araç yapanlara araç olan; binlerce insanın acısını, yoksulluğunu, eğitimsizliğini çıkara dönüştüren sözde aydınlar, siyasa kurumundan daha suçludur! Çünkü Atatürk’le ve cumhuriyetle hesaplaşan, halkı yoksullaştırırken kendi varsıllaşan siyasa, çıkar için özgür düşüncesini silen aydınımsılardan besleniyor! Tarih eli ve dili kirli olanların da söylenceleriyle dolu; hiçbiri mutlu sonla bitmemiş. Aydınımsılara duyururuz!

     

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder