19 Temmuz 2014 Cumartesi

“YENİ” DEYİNCE “YENİ” OLUR MU?


Yıpranmış giysilerini tersyüz ederek “yeni”leştiren, Sümerbank ürünleriyle donanan; kendi ürettiğiyle yetinen, üstelik Osmanlının borcunu da ödeyen kuşakların ardılıyız. Okullarda yerli malı haftası kutlardık. Eriğin bile etnik kimliğe bürünüp İtalyan olanını görünce şaşırmamız bundan. Karpuzun çekirdeği küçülünce, üretme genimiz de anlama yetimiz de küçüldü.

İletişim araçları kısıtlıydı. Telefon, yan komşuda bile yoktu; ama akrabalar, tanışlar, gerçek aydınlar bu denli uzak değildi birbirine. Söz, senetti; borç namustu. Borç yiğitte bulunur masalına inanan azdı; ana babalar, borçlanmadan yaşamak/yaşatmak için çabalardı. Ataları yanıltırdı çoğunluk. Devlet malı deniz değildi; ama yiyen domuzdu. Devletin tek kalemini yürüten kınanırdı. “Çalışıyorsa, varsın çalsın” türünden ahlak aşınmasına uğramamıştık henüz. Peki; buğdayı, meyveyi, teknolojiyi üretemezken, halkın olana el uzatanları, “Türkiye sizinle gurur duyuyor” diye yücelten kalabalıkları nasıl ürettik? Birileri için işte “yeni Türkiye” budur!

“Yeni”nin anlamı hiç kullanılmamış; oluş ya da çıkışından beri çok zaman geçmemiş, o güne dek söylenmemiş, düşünülmemiş, görülmemiş olandı. Şimdi her köşesi karartılan bir ülkeye bu tanımlardan hangisi uyuyor? TV’lere bakın, yanıtı bulursunuz.

Mustafa Kemal Atatürk, uygar dünyanın “yenilik”lere ulaşırken yaşadığı acıları biliyordu. İnsanlığın ortak kazançlarından yararlanmamız için eskimiş, zararlı ya da yetersiz sayılan şeyleri, yararlı ve yeterli olanlarıyla değiştirmek istedi. Devrimler bunun için yapıldı. Yenilik için çaba harcamak düşün, bilim, sanat insanlarıyla birlikte siyasacının da temel görevidir. Devrimci ruh, bu görevi unutmamaktır. Şimdi Mustafa Kemal Atatürk’ün adını anmaktan bile ürkenlerin, söz ve eylemlerine damga vuran “yenilik korkusu”nun tutsaklığında “yeni Türkiye” dediklerini duyuyoruz.

Yenilik korkusunu dün ve bugün en baskın biçimde yaşayan kişi ve ülkeler, din ve ırk, en çok da din baskısı altında olan, inancı siyasaya araç yapanlardır. Komşu ülkelerde akan kanın kaynağı, dinin çıkarcı siyasalara araç yapılmasıdır. Yazık ki ülkemiz de her alanda dinselliğe tutunarak günlük siyasaya bel bağlayanlar tarafından karartılıyor. Laik eğitim neredeyse sonlandırıldı. Hukukun üstünlüğü, dinsel söylem ve eylemleri baskın kılan bir siyasa yüzünden yara almanın ötesine geçti.

Şimdi “Yeni Türkiye vizyon”uyla ulus tarihiyle, coğrafyasıyla barışacakmış. Oysa tarihiyle, coğrafyasıyla barışık olmayan ulusumuz değildir; kendi diktiği dinsel kılıkları ulusa uygun görenlerdir. Korumasız, silahsız halkın arasında gezen Mustafa Kemal Atatürk’le hesaplaşanlardır.

“Yeni Türkiye vizyon”u gibi tanımı ve içeriği boşlukta bir tamlamayla öne çıkan siyaset önder(ler)i, yakın tarihle barışık değilken, ağızlarına hiç yakışmayan “yeni”den, “demokrasi”den söz edebiliyor. Yerli malı/ürünü diyebileceğimiz elma, erik; ekip biçeceğimiz bağ bahçe; kıyısında serinleyeceğimiz dere kalmamışken, cumhuriyetin tüm kazanımları yandaşlara satılırken, laik cumhuriyete sahip çıkanlar horlanırken sözü edilen “yeni”nin, geçmişe yolculuk anlamına geldiğini çocuklar bile biliyor.

Yerli üretime can verecek üniversite kurutulmuşken, okullar toptan imam hatipleşirken Kurtuluş Savaşına şöyle bir gönderme yapmak, olsa olsa göz boyamaktır! Tarihle ve coğrafya ile bir aylığına, birkaç günlüğüne barışılmaz! Bir adımda bir cami, bin adımda bir okul yapılır, var olanlar karartılırken “yeni” Türkiye demek yakın tarihle, bütün değerlerimizle dalga geçmektir.

Günü kurtarmak için kurnazlıkla hazırlanıp tantanayla sunulan “yeni Türkiye vizyon”u masalı, tıpkı halka söve saya siyasa eliyle varsıllaşan işadamlarının diktiği kulelere benziyor. Dışı parlak içi boş kuleler gibi elbet bir gün yıkılır! Altında da kendi tarihini tersyüz etmeye çalışanlar kalır!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder