29 Ekim 2014 Çarşamba

BELLEKLER KEVGİR GİBİ


Unutmak ya da unutur(muş) gibi yapmak insana özgüdür. Başarıyı, sevinci, aşkı; sevdiklerimizin acısını; yaşama değer katan tüm duyguları, oluşumları, olayları unutmamak, unutturmamak için çabalarız. Peki, toplumsal yaşamda neyi, neleri unutmak istiyoruz ya da unutur(muş) gibi yapıyoruz; bunu enine boyuna düşünüyor muyuz? İçinde bulunduğumuz dönemde çoğumuz yasımızı tutacak ya da sevincimizi paylaşacak olanı fenerle arıyoruz; çünkü akşam yediğimizi (yiyebilmişsek eğer), sabaha erişmeden unutturmaya çalışanların eli soframızı, dili belleğimizi silip süpürüyor.

Sokakta sürekli yakınan; ama yakındığı sorunun nedenini, yaratanları sorgulamayan, dahası sorgulamaya korkan, binlerce ürkek insan, günü kurtarmaya bakıyor. Hem yakınıyor hem sorununu, sıkıntısını paylaşmak isteyen, kendisiyle aynı konumda olandan bile korkuyor. Üstelik “an”ı kurtarma çabasıyla hırçınlaşıyor; ufacık bir tartışma ya ağır bir söze ya da şiddete dönüşüyor. Günü, anı kurtarma çabasıyla belleğini boşaltanları sorgulayamayanlar, birbirini sorgulamanın ötesine geçiyor.

Çoğunluk günü, ne yaşandığını, ne yaşadığını algılayamadan tüketiyor. Bellekler kevgir gibi oldu; gündemi anında değiştiren siyasal güç günü, anı unutturmak siyasasını sopalaştırdığı yasalarla uyguluyor. Birkaç yıl, hatta birkaç gün önce söylediğini, kendi ağzıyla yalanlayan(lar)ı sorgulamayan binlerce insan yalanı dolanı, yolsuzlukları, haksızlıkları unutur(muş) gibi yaparak yaşamayı sürdürüyor. Atalar, “Komşu boncuğunu çalan gece takınır” demiş; hırsızın bile biraz duyarlı olabileceğini; çaldığını, sahibine göstermeden kullanabileceğini söylemiş. Hoş bir söz ve uyarı değil; ama günümüzde halkın olanı çaldığı söylenenler, bu kadarını bile yapmıyor. Çalan, çaldırandan daha çok bağırıyor. Çaldıran, hakkını nerede arayacağını bilemiyor; dahası kendini “dua”yla eğitimsizliğe, yoksulluğa itene sarılıyor. Yalanı dolanın, yolsuzlukların, haksızlıkların unutturulması için söylenenlere inanıyor. Sözün uçacağını, yıllardır uçurulup durduğunu düşünmüyor; belge ve bilgileri merak edip “Olabilir mi? Ya doğruysa?” diye sormaya korkuyor. Kevgirleşen bellekler içinde korkudan başka hiçbir şey barınamıyor.

En acısı kevgirleşen aydın bellekleridir; sözde gazeteci, akademisyen, toplumun gözü önündekilerden biri, sözde sanatçı; TV’lerin vazgeçilmez “aydın”ı; ama siyasanın buyruğunda… Aydınımsı kimliğini yeğlemiş; kendini eğitim ve gelir düzeyi düşürülen halkın sözcüsü sanıyor; oysa yalnızca çıkarını, orununu, ününü sağlayan ve koruyanların sözcüsü… Şimdi(lik) egemen olan gücün sofrasından kalkmıyor; ezberletileni aktarıyor. Alçak yerde tepecik kendini dağ sanırmış ya! Tafrasından da geçilmiyor. Bu baylara, bayanlara bir ata uyarısı; “Dağda gez; düzde gez; insafı elden bırakma…” Halk arasında yoksuldan, ezilenden yana olan eşkıyaların bile söylenceleri yok mu? Ancak bu söylencelerde “insaflı eşkıya”nın öyküsü de mutlu sonla bitmez!

İnanç ve köken ayrımını kullanarak siyasaya araç yapanlara araç olan; binlerce insanın acısını, yoksulluğunu, eğitimsizliğini çıkara dönüştüren sözde aydınlar, siyasa kurumundan daha suçludur! Çünkü Atatürk’le ve cumhuriyetle hesaplaşan, halkı yoksullaştırırken kendi varsıllaşan siyasa, çıkar için özgür düşüncesini silen aydınımsılardan besleniyor! Tarih eli ve dili kirli olanların da söylenceleriyle dolu; hiçbiri mutlu sonla bitmemiş. Aydınımsılara duyururuz!

     

 

19 Temmuz 2014 Cumartesi

“YENİ” DEYİNCE “YENİ” OLUR MU?


Yıpranmış giysilerini tersyüz ederek “yeni”leştiren, Sümerbank ürünleriyle donanan; kendi ürettiğiyle yetinen, üstelik Osmanlının borcunu da ödeyen kuşakların ardılıyız. Okullarda yerli malı haftası kutlardık. Eriğin bile etnik kimliğe bürünüp İtalyan olanını görünce şaşırmamız bundan. Karpuzun çekirdeği küçülünce, üretme genimiz de anlama yetimiz de küçüldü.

İletişim araçları kısıtlıydı. Telefon, yan komşuda bile yoktu; ama akrabalar, tanışlar, gerçek aydınlar bu denli uzak değildi birbirine. Söz, senetti; borç namustu. Borç yiğitte bulunur masalına inanan azdı; ana babalar, borçlanmadan yaşamak/yaşatmak için çabalardı. Ataları yanıltırdı çoğunluk. Devlet malı deniz değildi; ama yiyen domuzdu. Devletin tek kalemini yürüten kınanırdı. “Çalışıyorsa, varsın çalsın” türünden ahlak aşınmasına uğramamıştık henüz. Peki; buğdayı, meyveyi, teknolojiyi üretemezken, halkın olana el uzatanları, “Türkiye sizinle gurur duyuyor” diye yücelten kalabalıkları nasıl ürettik? Birileri için işte “yeni Türkiye” budur!

“Yeni”nin anlamı hiç kullanılmamış; oluş ya da çıkışından beri çok zaman geçmemiş, o güne dek söylenmemiş, düşünülmemiş, görülmemiş olandı. Şimdi her köşesi karartılan bir ülkeye bu tanımlardan hangisi uyuyor? TV’lere bakın, yanıtı bulursunuz.

Mustafa Kemal Atatürk, uygar dünyanın “yenilik”lere ulaşırken yaşadığı acıları biliyordu. İnsanlığın ortak kazançlarından yararlanmamız için eskimiş, zararlı ya da yetersiz sayılan şeyleri, yararlı ve yeterli olanlarıyla değiştirmek istedi. Devrimler bunun için yapıldı. Yenilik için çaba harcamak düşün, bilim, sanat insanlarıyla birlikte siyasacının da temel görevidir. Devrimci ruh, bu görevi unutmamaktır. Şimdi Mustafa Kemal Atatürk’ün adını anmaktan bile ürkenlerin, söz ve eylemlerine damga vuran “yenilik korkusu”nun tutsaklığında “yeni Türkiye” dediklerini duyuyoruz.

Yenilik korkusunu dün ve bugün en baskın biçimde yaşayan kişi ve ülkeler, din ve ırk, en çok da din baskısı altında olan, inancı siyasaya araç yapanlardır. Komşu ülkelerde akan kanın kaynağı, dinin çıkarcı siyasalara araç yapılmasıdır. Yazık ki ülkemiz de her alanda dinselliğe tutunarak günlük siyasaya bel bağlayanlar tarafından karartılıyor. Laik eğitim neredeyse sonlandırıldı. Hukukun üstünlüğü, dinsel söylem ve eylemleri baskın kılan bir siyasa yüzünden yara almanın ötesine geçti.

Şimdi “Yeni Türkiye vizyon”uyla ulus tarihiyle, coğrafyasıyla barışacakmış. Oysa tarihiyle, coğrafyasıyla barışık olmayan ulusumuz değildir; kendi diktiği dinsel kılıkları ulusa uygun görenlerdir. Korumasız, silahsız halkın arasında gezen Mustafa Kemal Atatürk’le hesaplaşanlardır.

“Yeni Türkiye vizyon”u gibi tanımı ve içeriği boşlukta bir tamlamayla öne çıkan siyaset önder(ler)i, yakın tarihle barışık değilken, ağızlarına hiç yakışmayan “yeni”den, “demokrasi”den söz edebiliyor. Yerli malı/ürünü diyebileceğimiz elma, erik; ekip biçeceğimiz bağ bahçe; kıyısında serinleyeceğimiz dere kalmamışken, cumhuriyetin tüm kazanımları yandaşlara satılırken, laik cumhuriyete sahip çıkanlar horlanırken sözü edilen “yeni”nin, geçmişe yolculuk anlamına geldiğini çocuklar bile biliyor.

Yerli üretime can verecek üniversite kurutulmuşken, okullar toptan imam hatipleşirken Kurtuluş Savaşına şöyle bir gönderme yapmak, olsa olsa göz boyamaktır! Tarihle ve coğrafya ile bir aylığına, birkaç günlüğüne barışılmaz! Bir adımda bir cami, bin adımda bir okul yapılır, var olanlar karartılırken “yeni” Türkiye demek yakın tarihle, bütün değerlerimizle dalga geçmektir.

Günü kurtarmak için kurnazlıkla hazırlanıp tantanayla sunulan “yeni Türkiye vizyon”u masalı, tıpkı halka söve saya siyasa eliyle varsıllaşan işadamlarının diktiği kulelere benziyor. Dışı parlak içi boş kuleler gibi elbet bir gün yıkılır! Altında da kendi tarihini tersyüz etmeye çalışanlar kalır!

20 Haziran 2014 Cuma

LAİK EĞİTİM NEDEN GEREKLİ


Gündemi saat başı değişen, gündeme düşen olay, oluşum ve olguların çoğunun ülkenin temel niteliklerini acımasızca kopardığı zaman diliminin içindeyiz. Olup bitenlerin ayrımında olan da var, aldırmayan da… İktidarla yakın ilişkileri bozulmasın diye yaşananları yüzeysel değerlendirmelerle topluma onaylatmaya çalışanların yanı sıra aslanlar gibi savunanlar arasındaki tartışmalar kafa karışıklığını körüklüyor.

Türban dediğimiz örtüyü başörtüsüyle eşleştirerek savunan özellikle kadın gazetecilerle bilimcilerin geldiğimiz noktayı nasıl değerlendirdiklerini merak ediyoruz. Örneğin okulları hızla imam hatipleştirilen, laik eğitimi bitiren 4+4+4’lük sözde eğitim yasasının uygulanmasıyla ortaya çıkan sonuçları izleyebiliyorlar mı? Türbanı savunanların bir bölümü bu örtünme biçiminin kamusal alana (özellikle okullara) girmeyeceğini, bir bölümü de girse bile bunun kadınlar açısından özgürlük olduğunu ileri sürüyorlardı. Annelerle öğretmenlerden öğrendiğim, yaşayanların okulunu, kentini, semtini, çocukların cinsiyetini saklı tutacağım örnekleri, laikliği savunanları “laikçi, ulusalcı, Kemalist, statükocu…” diye suçlayan hemcinslerime sunuyorum.

2013-14 ders yılında, 4+4+4’lük eğitim “ucubesi”nin ikinci yılı geride kalırken okullar ne durumda ve beş, beş buçuk yaşındaki çocuklar nasıl eğitildi? Eğitildiler mi; hepsi şıkır şıkır okuyor mu? Okulu sevdiler mi? Ana babalar niçin okullarının imam hatip olmaması için eylem yapıyor; neden onları iktidar yandaşı kadınlar duymazdan geliyor? İlk ve ortaöğretim çağdaş yöntemlerden hangi amaçla uzaklaştırıldı? İktidarın Fatih Projesini savunanlar, bu tasarının verimlilik durumunu merak ediyor mu? Öğretmenler, miniklerle neler yaşıyor? Soruları çoğaltabiliriz.

Ev hanımı olan anne, okula birkaç kez çağrılmış; ilk günler çocuk çok ağladığı, bir iki kez de tuvaletini sınıfta yaptığı için… Her çağrılışında çocuğunun temiz giysiyle gitmiş. Annenin söylediğine göre bu duruma düşen yalnız kendi çocuğu değilmiş; öğretmen bir gün sınıf bazen çiş kokuyor demiş. Beş buçuk yaşındaki bu çocuk, eve üzgün dönmüş. Nedenini sormadan söylemiş; “Öğretmenim, annesinin başı örtülü olanları daha çok seviyor!” Anne, ertesi gün okula gitmiş; ders yılı başında örtüsüz olan öğretmenin sımsıkı örtündüğünü görünce ağzını açamamış. Aynı okula giden komşu çocuklarının da aynı kaygılar içinde olduğunu öğrenmiş. Demek ki örnek tek değil.

Bir başka örnek olay, tüyler ürpertici… Çocuk ikinci sınıfta… Kovalayan varmış gibi koşa koşa gelmiş, fısıldayarak sormuş, “Anne biz Müslümanız değil mi?” Annenin dili tutulmuş; “Elbette” demiş. Ancak çocuk tepki vermiş: “Öyleyse neden namaz kılmıyorsun? Neden başın açık? Niçin oruç tutmuyoruz? Niçin kurban kesmiyoruz?” Anne gereken yanıtları vermiş. Bu soruları çocuğa kimin yönelttiğini araştırmaya başlamış. O zaman görmüş ki kendi çocuğu yalnız değil. Öğretmeniyle konuşmak istemiş; türbansız öğretmen, duymamışı oynamış. Arkasını dönüp gitmiş.

Bir başka örnek, 4+4+4’lük eğitim “ucubesi” başlatılmadan önce ve sonrasında minicik çocuklara bedava dağıtılan ders ve okuma kitapları… Ders kitaplarının dersle ilgisi uzak… Masallar masal, öyküler öykü değil… Dinsellik ağır basıyor; minik kızlar örtünüyor; onların değil erkeklerin okumasının önemi sözlü-yazılı aktarılıyor. Bir okul müdürü kızlara, “İyi bir anne olmak, meslek sahibi olmaktan daha önemlidir” diye öğüt veriyor; öğüdünü, “yarının gençlerini siz yetiştireceksiniz” diye açıklıyor. Çocuk ve gençlerin dünyasından ulusal bayramlar, bayrak törenleri, andımız bir bir çıkarılıyor. Kuran kursları okullarla yarışa giriyor.

Bir okul önünden geçmek bile laik cumhuriyetin eğitim kurumlarının görüntüsünü yansıtıyor. 2014 yazında komşumuzda yaşanan vahşetin kaynağı laikliğin, laik eğitimin önemini ve Mustafa Kemal’in ne denli öngörülü bir önder olduğunu kanıtlıyor.

 

 

16 Mayıs 2014 Cuma

SOMA KIYIMINA NEDEN OLANLARI KINIYORUZ!


ULUMUZUN BAŞI SAĞ OLSUN!

 

13 Mayıs 2014’te öğleden sonra Soma’da bir şirketin işlettiği madende onlarca emekçiyi yitirmenin acısını içimizde yaşıyoruz.

Öncelikle Somalılara başsağlığı, direnme gücü diliyoruz!

Olay yerinden aktarımlar; basına yansıyan görüntüler, bunların ardındaki gerçekler gibi emekçilerin yürek burkan öyküleri de acımızı derinleştiriyor.

Ateş düştüğü yeri yakar, denir. Soma’daki ateş yüreğinde insan ve yurt sevgisi olan, emeğe, insan yaşamına saygılı tüm yurttaşların yüreğini; onlarca emekçinin de canını, ocağını, çocuklarının geleceğini yakmıştır. Dünden bugüne ateşle simgelenen acıların bir anlık dikkatsizlik, aymazlıkla ortaya çıkmadığını, zaman zaman onlarca, zaman zaman tek tek canlar aldığını yaşayarak gördük; görüyoruz. İçimiz yanıyor, ağlıyoruz; ne ki ulusça acılara alıştırılmanın bedelini ödüyoruz.

Soma’da yaşanan acı olay ne yazgıdır; ne olağan “kaza”dır; bu kıyıma “kaza” denmesinin aymazlık olduğunu; acıyı sıradanlaştırdığını, yetkililerin vicdanla, tarihin akışı, akıl ve bilimsel verilerle bağdaşmayan açıklamalarıyla gördük. Canımız daha çok yandı, yurttaş kimliğimiz çok ağır yaralar aldı.

 Dil, salt ağız içindeki bir organ değildir. Dil, beyniyle yüreği arasındaki o narin bağı dürüstçe, onurluca, insancıllıkla, adaletle, vicdanla kuramayanlar için salt yalanmaya yarayan, işlevsiz bir organdır. Böyle bir dille ne acı ne sevinç paylaşılır. Ne yazık ki Soma kıyımında hem iktidarın hem iktidara arka çıkanların kullandığı dil, acıyı paylaşmayı bilen tüm yurttaşların adalet duygusunu yaralamıştır. Üstelik acıyı derinleştiren bu dile tekmeler, yumruklar; bibergazı, plastik mermiler, coplar da karışmıştır.

Onlarca canı alan bu kıyımın üstünden saatler, günler geçmesine karşın bir madende kaç emekçinin çalıştığını bile saptayamayan bir hükümetin, sözle ve eylemle yurttaşa tavırlı olması, ne adaletle ne demokrasiyle; hiçbir insancıl değerle açıklanamaz. Yurttaşın devlet dediğimiz güce güvenini derinden sarsar. Acımız tazeyken görüntü budur. 13 Mayıstaki kıyım, vicdan karasının kimlerin yüzünden hiç silinmeyeceğini kanıtlamıştır. Kömürün karasını su yıkar; ama bu topraklarda vicdan ve adalet yarasını yıkayacak bir avuç su yoktur.

Acımız tazedir; iktidar başta olmak üzere herkesi diline, eline sahip olmaya; gerçekle yüzleşmeye çağırıyoruz. Sanal ortamı insafsızca, ahlak ve insanlık dışı söylemlerle kullanarak aymazlıkta sınır tanımayanları uyarıyoruz. Bu aymazları, bir daha babasına sarılamayacağını bilmeden, bir gömüte bakakalan küçücük çocukların acısına saygılı davranmaya çağırıyoruz.

Soma’da yitirilen canları saygıyla anıyor; yakınlarına direnme gücü diliyoruz!

                                                                       Dil Derneği Yönetim Kurulu Başkanı

                                                                                  Sevgi Özel

 

 

 

 

 

1 Nisan 2014 Salı

ELİFİ YÜZÜNDE, EKMEĞİ DİZİNDEKİLER=ARSIZLAR!


Bırakın yaş yaşamış, birçok iktidar görmüş olanları, çocukları bile şaşırtan savlara, olaylara tanık oluyoruz. Öne sürülen savların, göz önündeki kimi olayların, bunlarla ilgili açıklamaların yenilir yutulur yanı yok. Birinin dümen suyundan gitmeyi kendine yakıştıran, bununla övünen temsilcilerimiz, “kaz kazla, daz dazla, kel tavuk kel horozla” bir görüntü içindeler. Çoğu ağzıyla kulağı arasındaki etik ve bilinç köprüsünü kuramamış; çoğu, “Dur kendime yer edeyim, bak sana neler edeyim” mantığıyla öfkeli ve sevgisiz… İşin ilginç yanı çoğu okulların yükseğinde okumuş; tek diplomayla yetinmemiş. Çoğunun bir ayağı hâlâ öncüllerinin “batıl” bildiği batıda... Aralarında akademik san taşıyan da var. Çoğunun akademik sanı 12 Eylül YÖK’ünün ürünü… (YÖK’e ve son on yıldaki üniversite kıyımına karşın bilimsel aklı koruyan bilimcilere sözümüz yok.)

Ne uzak ne yakın tarih biliyorlar; ağızlarından sürekli geçmişe özlem fışkırıyor; çoğunun bedeni bu yüzyılda, ruhu yüzyıllar öncesinde… Osmanlılık düşü kuruyor; Osmanlının yükseliş döneminden sonrasını, yani üç dört yüzyılı es geçip son padişahları kahramanlaştırıyorlar. Cumhuriyet tarihiyle kavgalı oluşlarının nedeni, belki Kurtuluş Savaşı kaçkını olan öncülleriyle dedeleri olabilir. Belli ki çocukken dinledikleri dinsel öykülere inanmış, gerçeği araştırma kültürü de edinememişler. Coğrafya bilgileri taşınmaz edinme hırsı ve sayısı kabarık tapu belgeleriyle sınırlı… Böyle olmasa dereler kurutulmaz, bitek topraklar bireysel ya da ekip çıkarına yapılaştırılmazdı. Fen ve toplumbilim açısından da parlak oldukları söylenemez; söz, iş ve eylemleri ortada… Sanatın hiçbir alanıyla barışık değiller; sanatın ışığından noktacık pay alsalar… Yurtta barış, dünyada barış ilkemizi; aklı özgür, vicdanı özgür ülkümüzü, yurttaşlık bilincini ve egemenliğin kimde olduğunu kavrayabilirlerdi. Atatürk’ü anlayabilseler, inancı seçim sandıklarına dolamak için avaz avaz bağırmazlardı.

Çoğunun dili zifir; söze başladı mı, çokça yanılgılı, baştan sona yanlış olanı takır takır sayıyorlar. En belirgin özellikleri noktasız virgülsüz konuşmak… Çünkü çoğu yalnız imam hatip okullarında var olan “hitabet” dersinden geçmiş, bir bölüğü de öykünmeci... İçlerinde vara yoğa tepki vermeyi, ağır sözlerle herkesi suçlamayı; senlibenli, hatta argo sözcüklerle konuşmayı “hitabet sanatı” sananlar da var. Sanattan anladıkları yalnız bu… Korkutma sanatında usta oldukları da bir gerçek…

Yıllardır politikacılarla toplumun gözü önünde olanların kullandığı dille ilgileniyorum. Hem politikacıların hem tanınmış kişilerin kullandığı dil, yazık ki eğitim olanakları kuraklaşan toplumu etkiliyor. Özellikle iktidar sözcülerinin, son 11 yılda sık sık “Yanlış anlaşıldım!” dediğine tanık oluyoruz; ama halk yanlışa inandırılıyor. Bu takımın bir özelliği de içlerinden birinin gelişigüzel savuruverdiği sözlere ötekinin (ya da yandaşların) çeviri yapması… Saçmalayan Türkçe konuşuyor; öteki de Türkçeden Türkçeye aktarıyor. Aralarında mantıklı olmaya çalışanlar yok değil; onlar da böyle durumlarda “amacı aşan” tamlamasına sarılıyor. Bu iletişim biçimi sıkça gülünçlüklere yol açıyor; bu kez ilk konuşan, çeviri yapanı ya da “Amacı aştı” diyeni yalanlıyor.

Her insanın yaşamında sözün bittiği yer vardır; ölüm… Ölüm varsa, arkada kalana zulüm olmamalıdır. “Benim ölüm, senin ölün” diye düşüneni insan sözcüğünün yer aldığı kavramlarla tanımlayamayız. Ölenin ardından “amacı aşan” saygısızlara yakıştırılacak söz çoktur. Saygısızlık yapanlara şöyle bir bakarız; aslında çoğunun bakılacak yüzü de yoktur; yine de bakar ve düşünürüz. Yüksek mi yüksek okullarda okumuş; büyük mü büyük orunlara gelmiş; ama büyüyeceğine küçülmüş! Biri dünyayı gezmiş; yeme içme, giyinme, eğlenme dışında çağdaş dünyadan toz bile kapamamış, aval aval dolaşmış. Öteki ağır abi ayaklarında…

Bir değil, iki değiller; hepsi inançlı görüntüsü vererek oynuyorlar; inancı koltuk ve çıkar için kullanıyorlar. Cepteki diploma(lar), kendilerini ve masum halkı kandırdıkları süslü birer kâğıt… Yalan perdesi… Ne onları eğitip insancıllaştırmış ne ülkeye yaramış! Kendilerinin yarattığı ne özgün düşünceleri ne halka yarayan eylemleri var! Akılcı, bilimsel olanı yadsıyarak, geçmişi karalayarak, 90 yıllık cumhuriyetin dik duruşunu bozarak, yoksulu, çoluk çocuğu avutarak hep konuşuyor, kargayı bülbül diye satıyorlar. Yolsuzluğu, yolu olmama durumu diye yutturuyor; hırsızlığı polis kovalayarak örtbas etmeye bakıyorlar. Mızrak çuvala sığar mı; sığdırmaya çalışana öyle bir batar ki!

Olumlu yan şu bugün; artık perde açıldı! Ak kara saçıldı! Oyun bitti!

Bu yazı Cumhuriyet’te yayımlandıktan sonra yerel seçimler yapıldı; perde gerçekten kalktı; ortalık pis kokudan geçilmiyor.

4 Mart 2014 Salı

ÇAKMA OSMANLILAR


Milletvekili olmuşlar. Olurlar; seçilmek, demokratik haktır. Çoğu yükseköğrenimli, birkaçının akademik sanı da var. On yıl önce seçilenlerin çoğu epey geçti; bugün pek genç sayılmazlar. Saç sakaldaki aklara değil, duruşa, sözüne, eyleme bakıyoruz.

Ödevini içselleştiremeyen; başkasına yaptıran bir öğrenci gibi kimisi… Konu, başlık ne olursa olsun, çoğu kendi bildiğini okuyor, daha doğrusu okuduğunun “gerçek” bilgi olduğunu sanıyor. Çoğu sesinin, kullandığı sözcüklerin beden diliyle hiç örtüşmediğinin ayrımında değil. Örneğin tarım, yoksulluk gibi bir konudan giriyor, Abdülhamit dönemine uzanıyor. Verilen örnekler, ne uzak ne yakın tarihle örtüşüyor. Zaman zaman alkışlanıyor; alkışı duyunca eldeki kâğıdı unutup akılları sıra doğaçlama yapıyorlar. Başı sonu belirsiz, kırık dökük tümceler sıralıyorlar. Alkışla kendinden geçiyor, övgüler düzdüğü dönem gibi battıklarının ayrımında olmuyorlar.

TBMM’de, üniversitede, hatta ilkokullarda Osmanlı hayranlığını dillendirenlerin tek yanlı okuduğunu ya da bilgi sandığı kulaktan dolma savlarla atıp tuttuğunu duyuyor, görüyoruz. Meclisteki arkadaş Abdülhamit, Vahdettin dönemlerini öyle bir anlatıyor ki… Meğer Osmanlının bireyleri özgürce, bir elleri yağda bir elleri balda yaşamış. Arkadaş, öyleyse Osmanlı niye battı? Batılı ona niye hasta adam dedi? Niye burnuna dek borca girdi de batının sözünden çıkamaz oldu?

Profesör, öğretmen, köşe yazarı ve başka kimliklerle TV’lere tünüyorlar. Hiçbiri Osmanlının yükseliş döneminden sonrasına değinmiyor. Tek tek padişah adı sayıyorlar. Oysa o padişahlar, çöküşün mimarları… Osmanlının son dönemde bütün savaşlarda yenildiğini, topraklarını yitirdiğini, yoksulluk ve bilgisizlik içindeki halkın hacılara hocalara, şeyhlere şıhlara sığındığını… Kadının ne evde ne evin dışında insan yerine konmadığını… Onlarca olumsuzluğu ağızlarına almıyorlar. Bir de havalı konuşuyorlar ki… Yalanı ballandırırken… Tek sözcükle bile yakalanıyorlar. Fener al, utanmayı bilen ara…

Osmanlının içine yok olmamak için zaman zaman birtakım yenilikler yapmak istediği bir gerçek… Ancak açtığı yeni okullarda hangi dille öğretim yapacağını bilemeyen bir imparatorluk, burnunun dibinde yaşanan bilimsel, uygulayımsal ve ekonomik gelişmeleri görmeden yaşarken hangi özgürlükten söz ediyor bu arkadaşlar? Osmanlının yüzyıllarca kullandığı, kimsenin yadsımadığı ve Türkçe olmayan dile Osmanlı Türkçesi diyorlar. 2000’li yıllarda çakma Osmanlının kullandığı “Osmanlı Türkçesi” sözü, nedense “hakiki” Osmanlının hiç aklına gelmemiş. Çakma Osmanlıların hiçbiri çatlasa bugün o dili kullanamaz. Ona öv demişler, övüyor…

Çakma Osmanlılar, sık sık tarih ve dil dersinden çakıyorlar. Sözüm yine utanmayı bilenlere…

Atatürk dönemine, devrimlere saldırmak için ne sağlam gerekçeye ne gerçek bilgiye; hiçbir şeye sahip değiller. Kurtuluş Savaşını ağızlarına almıyorlar; günahları boyunlarına belki dedeleri “Kuvvacıya ekmek su veren kâfirdir” diyen ulusal savaşım kaçaklarıydı, belki emperyalistle işbirliği yapanlardı. Gazi dedemin anısına saygım gereği böyle düşünme hakkını kendimde görüyorum. Çünkü Kurtuluş Savaşının, Atatürk döneminin üzerinden yüzyıllar geçmedi. Dedemin anlattıkları harfi harfine aklımda… Neler yaşadıklarının izleri Sakarya’da, Dua Tepe’de, tüm Ege’de… Bütün Anadolu’da… Çakma Osmanlının Anadolu’yu ne denli sevdiği ortada… Halkın olan ne varsa, ağaç, göl, tarla hepsi yok ediliyor; yolsuzluklar sözebeliğiyle kapatılıyor.   

Çakma tarihle geçmişe övgü düzen sözde akademisyenler, vekiller, kimi aydınımsılar ve her şeyi bilen kimi köşe yazarları nedense baskıcı Abdülhamit’i, İngiliz gemisiyle kaçan Vahdettin’i iktidarda ya da iktidarın koltuğu altında oldukları sürece kahramanlaştırabilirler. Kendilerini de kahraman sanıyorlar. Şimdilik…

Yalancının mumunun sonsuza dek yandığını yazan bir kitap var mı?