9 Nisan 2013 Salı

Akıl Akıl, Gel Oltaya Takıl...

Bir TV dizisi vardı; gülmece diye yayımlanıyordu. Sözde Türk malıydı… Özel adlardan başlayarak her sözcüğün canına okuyan, türlü dümenler peşinde, ağzı bozuk ana babayla iki çocuk görüyorduk. Çocuk dediysek öyle mini minnacık şeyler değildi. Ana babanın yalanlarıyla oyunlarını örnek alan iki kötü kopya…  Ana baba sürekli yalan söylüyor; çocukları “rüşvet”le yalan söylemeye itiyor; olmadı tekme tokat girişiyorlar. Çoluk çocuk ağzı bozuk bir aile… Eleştirdik; benzeri eylemler içinde olan sözde gülmece yazarları bize bozuldu; aralarından biri, bir TV’de bizlere, “Ne halt ettiği belirsiz dil zabıtaları” dedi. O TV bize yanıt hakkı da tanımadı.
Ağzını bozan ister dizi yazarı, ister politikacı, ister TV yorumcusu, ister işportacı, pazarcı, dolmuşçu, isterse öğretmen ya da öğrenci olsun, “accayip reytink” yapıyor. Gözümle gördüm; pazarcı kardeş, çok izlendiği söylenen dizi kahramanı gibi abuk sabuk konuşarak, kırılıp kıvranarak bağırıyor; meyve sebze satıyordu; inanın, ne dediği belli değildi. Ancak tezgâhının önündeki alıcılar katıla katıla gülüyordu. Pazarcının öykündüğü dizi kahramanının kim olduğunu, oradaki alıcılardan öğrendim. Aynı dizinin bir iki bölümünü şaşkınlıkla izledim. Dizi yazarı, birilerince “gülmece ustası” sayılan bir hanım… Dizide dili, davranışları düzgün kimse yok… Konuşmalar, davranışlar öylesine abartılı ki… Dizinin ayakları yere basan bölüm öyküleri de kurgusu da yok… Bu diziyi, dahası birkaç diziyi düşünün; konular, kurgular yapay mı yapay… Bir yerlerden aktarıldığı belli; aktaranın ve izleyenlerin “edebiyatı kıt” olduğu için hep birlikte bunca saçmalığa haftalarca gülüyorlar.
Güldüren, gülmece açlığımızı giderenlere ne diyelim; hepsi küçüklü büyüklü çıkar için “hayırlara vesile olacağını” sandıkları bir yarış içindeler. Bunlar senaryo; yazana (aktarana), oynayana karışmayalım diyebilir miyiz? Bir noktaya dek evet; ama gülmece adı altında diliniz, değerleriniz ayaklar altına alınıyorsa, “evet” yerine daha uygun sözcükler de bulabiliriz.
Büyük kentleri düşünün; işyerleri, dahası “yuva” olacak konutların adını, satın alanlar bile söyleyemiyor. Bankada tanık oldum; bir hanım, bankacıyla “ortak İngilizcesi” olmadığından ev adresini, elindeki kâğıda bakarak harf harf yazdırıyordu. Manavda değil “market”te, aşeren eşinin TV’de görüp imrendiği “ithal” meyveyi arayan adam adını bilmediği şeyi tanımlamaya çalışırken izleyenler gülüyordu. Adamsa düştüğü konumun ayrımında bile değildi; onunla kimsenin İngilizcesi örtüşmedi; kimse ne aradığını anlayamadı. “İthal” meyvelerden hangisini aldı; aşeren eşine ne götürdü, bilemiyorum. Gelin siz, doğacak çocuğun nasıl bir ülkeye gözünü açacağını düşünün.
Yılların ayakkabıcısı “Blue Shoes” yaptığı tabelasıyla, pastacılar “patisserie” ya da tanınmış berberler “coiffeur” olmakla övünüyorlar. Herkes “larc, iks larc, midıl, sımol” giysi aramayı öğrendi; kimse “cafe”yi niye “kafe” okuduğunu sorgulamıyor; alışverişlerde, lokantalarda, türlü işyerlerinde, TV’lerde karma bir dille “maşallah” herkes şıkır şıkır anlaşıyor. Çok iyi anlaşan bir ülke olduğumuzdan, bir elimiz yağda öteki balda… Kimsenin derdi tasası yok…
Bu denli iyi anlaşan bir ülkenin kimi politikacıları da doğallıkla sesbüyütürü kaptılar mı, yalnız sesi değil; derinleşen kültürsüzlüğü, sınıf farkını, yoksulluğu, umarsızlığı büyüterek kendilerince tarih yazıyorlar. Tarih yazmanın sıradan bir eylem olduğu “pek parlak” bir dönem yaşıyoruz. Politikacı, yalan yanlış aktarımlarla Atatürk’ü yok sayarak dakikalarca Çanakkale Savaşını anlatıyor. Atatürk’ün adını, laik eğitim dizgesini silerek, kadını toplum dışına atacak oyunlar kurarak demokratikleşme konulu bir oyun kurgulanıyor. Tıpkı konusu ve dili “ithal” diziler gibi… Durmadan “şanlı” geçmişten söz ediliyor. Bu “şanlı” geçmişin içinde Kurtuluş Savaşı dönemi, devrimler süreci, 90 yıllık birikim yok… Çünkü onun geçmişinde bu dönem yok; daha doğrusu onun öncülleri bu geçmişin ortağı değil... Tarsine karşıtı, dahası ihanet edeni… Tıpkı dedeleri gibi papağanlaşan politikacı son zamanlarda Osmanlı İmparatorluğunun bir dönemine takılmış durumda; bir türlü Kanuni döneminden öteye geçemiyor. Bu yeni Osmanlılar için 16. yüzyıldan sonrası tarih bilgisi ve ulusal bilinçleri gibi siliktir. Osmanlının duraklama, çökme dönemlerinden söz etmeden son birkaç padişah ve halife için ağıt yakarlar. Hiçbiri son padişahın nereye, neyle, kiminle, niçin kaçtığını anmaz. Çünkü öncülleri de hayran oldukları son padişah gibi yayılmacıya bel bağlamıştı. Yurt, insan sevgisinden kırıntı düşmemişti yüreklerine; bugünkü bilisiz, bilgisiz ardıllarından ne beklenecek? Bu yeni Osmanlıların Kurtuluş Savaşına hiç katılmayan ya da katılana engel olan dedeleri kadardır ulusal bilinçleri. Doğallıkla ulusal bilinç yoksullarının “dil bilinci” taşımasını bekleyemeyiz.
Doksan yıllık devrim deneyimi olan ülkenin sözde aydınlarını, çokbilmiş gazetecilerini ve eli göbeğinde buyruk bekleyen üniversitelerini düşünün… Adam, “Atatürk’e hain demiyorum” derken beden diliyle diyor; kadın Atatürk’ten bayrağa, ulusal olan her şeye takıntılı… Böylelerinin “parlak” bir sanları var; ama dilleri, doğallıkla düşünceleri havı dökülmüş kadife gibi… Koro oluşturmuş laik cumhuriyetle hesaplaşıyorlar. Hiçbiri konuştukça battığının ayrımında değil… Kadın ünlü bir oyuncu; birileri öyle gösterdi diye o da kendini “akil” sanılıyor; “akıl”la “akil” arasındaki bağı kuramadığı sözcükleri seslendirişinden belli… Nasıl bir senaryonun ortağı olduğunu bile bile yalan söyleyerek uyduruk gülmece dizilerinin kahramanları gibi gülünçleşiyor. Hesaplaşma, bilgi eksiği, sığlık, önyargı, düşüncelerini kiralama, kendini kullandırma üstüne kurulu olursa ancak bu denli inandırıcı olur. Aklın öncülüğünden, bilimsel ve sanatsal olandan gittikçe uzaklaşıp “akil”leşen sözde sanatçı, sözde aydın, daha doğrusu aydınımsı ne Türkçe sözcükleri doğru kullanabiliyor ne Osmanlıcayı ne İngilizce olanı… Ne ki giysilerinin “marka” ya da “ithal” olduğu belli… Tıpkı bozuk dilleri, düşünceleri gibi içine itildikleri “açılım” da “ithal” olduğundan oltaya takılan çıkarcıların ortalığı toz duman ettiği bir süreçten geçiyoruz.
Daha dün her alanda ilkeli insanlar vardı. İlkeli oyuncu, beyin ölümü gerçekleşen hastayı “dua”yla ayağa kaldıran dizilerde boy göstermezdi. İlkeli sanatçı, bilimci dik dururdu; üniversite iyi kötü söz sahibiydi; yargının onurunu koruyanlar vardı; basın, bu denli kendini sıradanlaştırmamıştı; dile, bilime saygısızlar böylesine saldırganlaşmamıştı. İlkesini çiğneyenlerin beş para etmediği, ipin ucunun kaçtığı bu savrulma, kuşkusuz bir gün bitecek. Geçmişle mi yüzleşiyoruz? O zaman yüzleşme nasıl olacak, çok merak ediyoruz.
ÇTD okurlarından, üyelerimizden, olay ve oluşumlara yurttaşlık penceresinden bakma bilinci içindeki tüm yurtseverlerden dileğimiz, ne olur sizler de dilinizi, kaleminizi, telefonlarınızı; elinizdeki her olanağı kullanın!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder