3 Aralık 2012 Pazartesi

Yıldızlar mı Suçluydu?

Otuz yıldır burda yaşarım, hiç böyle bunalmamıştım. Unutuyoruz tabii, kimbilir ne sıcaklar, ne soğuklar geldi geçti. Ama o gün beterdi, beter... Yazlıkçılara takıldım, boşuna geldiniz diye. Yanıp kavrulmak için her yer birdir dedim, nazım geçenleri kızdırmak istedim. Yazlıkçı deyişim sözüngelişi. Ankaralı öğretmen karı koca, kırk yıldır altı ay burda, altı ay orda yaşıyormuş, buranın yerlisi olmuşlar. Otuz yıldır içli dışlıyız. Ah canım komşularım... Konu komşunun, ister yazlıkçı olsun, ister yerli; kimsenin kimseye takılacak gücü kalmaz yazın. Allah inandırsın, bu yıl daha beterdi. Uyuşmuş gibiydik.

O gün dayanılacak gibi değildi. Kahve gibi kavrulmuş, zeytin gibi kararmıştık. Daha sabahtan elim başıma kalkmıyordu; çay delisi bilinirim, oysa yasak bana, gizli gizli içerim, Allah inandırsın, bir bardak çayı bitiremedim. Ses tellerim zedeli, buzdolabından da soğuk sudan da uzak durur, suyu ılıştırır öyle içerim. Dayanamayıp bardak bardak içtim gün boyu. Dişetlerim sızım sızım sızladı. Öğleye doğru buz gibi suyun altına girip çıktım da azıcık açıldım. Nesrin’e söz vermiştim yardım ederim diye, nasıl edeceğimi de bilmiyordum. Komşu hatırı, ayıp olurdu. Terleye terleye, oflaya puflaya ettim akşamı. Ettik, daha doğrusu.

Oğlum akşam yemeğini dışarıda yiyelim diye tutturunca, gönülsüz gönülsüz takıldım peşine. Hiç yiyesim içesim yoktu. Oğlumun ısrarıyla bira içtim, mayalı içkiler dokunur mideme, şarap da içemem. “Sağlığa, mutluluğa” diyerek vuruşturduk koca karınlı bardakları. Hangi sağlık, hangi mutluluksa? Bardağı terleten bira pek hoşuma gitti, sonra daha beter terledim. Gece yarısı da hız kesmemişti sıcak. Ay ışığında bile yanıyorduk. Allah inandırsın, bir damla esinti yoktu.

Bizim ev bahçe içindeydi, iki kattı, iki katı da bize aitti. Üst katı geçen yıl çıktık. Çıkmaz olaydık... Çıkmasak yıkılmazdı belki. Yapım hatası varmış, öyle dediler. Yan apartman, bahçemize çok yakındı, içinde oturanlarla akraba gibiydik. Hele İclal’le Nesrin’le... Kardeşten yakındık. Üçümüz de okumuştuk, hayat işte... Çalışamamış, ev kadını olmayı kabullenmiştik. Bu yüzden birbirimize “müdire hanım” der, hiçbir zaman müdire olamayacağımız için hevesimizi alırdık. Çocuklarımız da kardeş gibi koyun koyna büyüdüler. Memedim Nesrin’le İclal’i öz teyzesinden çok severdi. Aaah ah, pek severdi...

Komşular bahçemizin âşığıydı, günümüz birlikte geçerdi. Oğlumla geç vakit geldik, o odasına çıktı, ben kameriyeye geçtim, sedire uzandım. Baktım, Nesrin’in ışığı yanıyor, yerden küçük bir taş alıp camına attım. Hep böyle yapardım. “Kırığım yine camı taşlıyor” dermiş kocasına, pek gülerdik. Neyse, ne diyordum? Nesrin balkona çıktı. "Yatmadın mı Müdire Hanım?" dedim.

"Pek yorulmuşum. Pek de sıcak... Uyuyamadım, kendime süt hazırlıyordum, ister misin?" dedi.
Az sonra sırtında kendi diktiği, uzun etekli, askılı poplin geceliği, iki elinde birer bardak ılık sütle aşağıya geldi. “Daha büyüğü yok muydu?” dedim, vazo gibi uzun bardağı görünce.

“İçebildiğin kadarını iç müdirem” diye gülümsedi.
Ben sütü boş içemem, bilirdi; benimkine azıcık Türk kahvesi katmış. Birer de sigara yaktık. Sütle sigara ne iyi gidiyor diye gülüştük.

"Bak Semiha" dedi bir ara, "kaldır başını, böylesini hiç gördün mü?"
O dakikaya dek gökyüzüne bakmamıştım, azıcık başım dönüyordu. Bira dokunmuş olmalı...  Üstüne bir de ılık süt içince midem kalktı. Nesrin’e söylemedim.
“Bak kız” dedi, “şu yıldızlara bak!”

Baktım. Işıl ışıldı dünyanın çatısı. “Kız bu ne böyle? Kuyruklusu kuyruksuzu...Yıldızlar delirmiş” dedim. Bize pek yakın gibiydiler. Hoşuma gitmişti, ayağa kalktım. Uzanırsam tutarım diye geçirdim içimden. Bir hamle yaptım, midem alt üst oldu. Sendeledim.

“Neyin var kız?” dedi tuttu Nesrin, kolumu bırakmadı, kameriyenin altından kol kola çıktık bahçe duvarına oturduk, yıldızlar omzumuzdaydı. Öyle aydınlıktı ki gece... Nesrin’in geceliğindeki çiçeklerin rengi bile belliydi. Belki bildiğimden diye düşündüm ya, değildi.

Midem, bira, süt silindi usumdan. Allah inandırsın, yıldızlar azmıştı. Kadıncağız konuşup duruyordu, kafası yarına takılıydı. Yarın olmuştu çoktan. Oğlumla eve geldiğimizde gece yarısını geçmişti. Onu dinliyor gibi yapıyordum ya, dinlemiyordum. Sustuk. Boynumuz yoruluncaya dek baktık gökyüzüne. Nesrin elini dizime koydu. Yorgun ama mutluydu. Gülümseyerek fısıldadı:

“Semiha kız, pek severim böyle yıldızlı geceleri.”

“Ben de...” dedim, o fısıl fısıl konuşmayı sürdürdü:

“Hasan’la böyle bir gecede nişanlandık. Antalya’da Hasanların bahçesindeydik. Portakal ağaçlarının arkası denizdi, yıldızlar denize ağmış gibiydi. Nişan giysimin ışıltısı, sevdiğim adamın gözleri, çiçek kokuları... Gece bile parlayan alyansım... Yirmi beş yıldır parmağımda... Hiç çıkarmadım, ne zaman baksam nişan gecemi anımsarım. Yirmi yaşındaki Nesrin olur çıkarım…”

“Müdire Hanım, sen ne romantikmişsin...” dedim.

“Aman sen de...” diyerek kolumu mıncıkladı, “ben gideyim” deyip kalktı.

Hemen gitmedi, bir süre dikildi; Ankara'dan konuğu gelecekti, bütün gün o temizlik yapmış, biz de yemeklerini hazırlayıvermiştik. Aslında Nesrin her yemeği bizden iyi yapardı. Biz anamızdan gördüğümüzü pişiririz, o kitaplardan adını sanını bilmediklerimizi bulur çıkarır, her buluşunu tattırırdı bize. Yalnızca yemekleri mi? Her şeyi iyi yapardı. Şiir yazar, ilkin bize okurdu. O gece de şiir gibi konuşmuştu.

“Semiha bir dilek diledim” dedi.

“Dilek söylenmez ya, sen söyle” diyerek elini tuttum, bırakmadım.

“Çocuklarımız yıldız sayısı kadar uzun, yıldızlar kadar parlak bir ömür sürsün” dedi, sesi titreyerek. Nedense ağlamaklı olmuştu, şair damarı kabardı yine diye düşündüm, yalnızca “İnşallah” dedim. Boş bardakları iç içe koydu, “Birkaç saat uyuyabilirsem ne âlâ” diyerek gitti.

Yalnız kalınca biraz korktum. Allah inandırsın, çıt yoktu sokakta. Oysa bizim buralarda yazlıkçıların çoğu sabaha karşı döner eve. Hele gençler... Uyumak nedir bilmezler. O gece sanki özellikle evine kapanmıştı millet. Azraili yatakta karşılamak istemişler gibi, tövbe tövbe...

Nesrin gidince yeniden kameriyeye geçtim, bir sedirim vardı, üstünde her zaman bir örtüyle üç dört yastık dururdu. Örtüyü parça kumaşlardan yapmıştım. Parça bohçası gibi... Renk renk basmalardan diktiğim fırfırlı yastıklarımı komşularım da pek sever, kim elini çabuk tutarsa başına beline koyardı. Açıkta durduklarından tez kirlenirlerdi, sık yıkardım, soluk yastıklarımla örtüm atlastan olsa böyle kapışılmazdı. Tozlanmışlardır diye gürültü yapmadan yastıkları pat pat vurdum, örtüyü silkeledim. Yanılmamışım, pek tozlanmışlardı. Toz genzime kaçtı, boğazım duyarlı ya, hapşırdım, arkasından iyice bir öksürdüm. Nesrin duymuş, camı açtı, “Semiha! Semiha!  Neyin var?” diye seslendi.

Az önce sendeleyişimden, çok geçmeden öksürüşümden kuşkulanmış demek. Bakmayın böyle fıçı gibi durduğuma. Dert yarıyor. Her yerim ses verir. Biri, soğuk soğuk üflese yorgan döşek yatarım, bu yüzden herkes üstüme titrer. Nesrin’in penceresinin altına yaklaştım, “Genzime toz kaçtı, bir şeyim yok, yat sen müdirem” diye fısıldadım. Son konuşmamız budur.

Evde uyuyamayacağımı bildiğimden sedire uzandım. Kocamı düşündüm. Yusuf kaç gündür aramamıştı. Amerika'daydı, işyeri gönderdi. Pek isteksiz gitmişti nedense, sık sık arayamıyordu. Merak ediyordum, onun da sağlığı şöyle böyledir. Acaba biz yemekteyken mi aradı diye düşünürken azıcık içim geçmiş, en çok yarım saat... Allah inandırsın, daha fazla olamaz. Yanılmış olamam… Nesrin giderken saat iki buçuğa geliyor demişti, hiç saatsiz gezmezdi.

Birden bir ejderha kükremesiyle sıçradım. Acayip bir yaratık, sanki kuyruğuna basılmış gibi can havliyle dünyayı sallıyordu. Midem ağzıma geldi. Hâlâ biradan biliyordum, alışkın değilim ya... Sarhoşluğum geçmedi demek diye düşündüm. Korkunç seslerle sarsıntılar arttı. Birden oğlumu anımsadım ama ayakta duramıyordum.

Yer fokur fokur fokurduyordu. Kameriye uçup gitmiş üzerimden, o dakika farkında değilim. Canımı dişime takıp merdivenlere koştum, merdivenler evin dışındaydı. Ön değil, arkadakiler... Kameriyeye orası yakındı, merdivenlerin iki yanına sebze ekerdim. Mutfaktan çıkınca nanemi maydanozumu toplayıverirdim. Her şeyim vardı, domatesten patlıcana, biberden bamyaya, komşularla yerdik. Canımız hangisini çekerse... Taze taze...

Anlamıştım deprem olduğunu. Oğlumu uyandırmalıydım, iki basamak çıkmamıştım ki merdiven kayıp gitti ayaklarımın altından. Uçtum sanki, ne uçmak... Nanelerin, maydanozların üstüne kapaklandım. Yeri ısırdım, ağzım toprak doldu. Öndişlerim o zaman kırılmış, canım yandı, aldırmadım. Dudağım mı yarılmış, kafam mı? Ağzımda tuhaf bir tat... Kan man görüp bildiğim yok. Dişim dudağım, kolum bacağım, hiçbir yerimi düşünemedim. Bütün gücümü toplayıp kalktım, koşmak istedim yönümü bulamadım. Allah inandırsın evimi bulamadım, merdivenleri bulamadım. Bulamadım, bulamadım ah ahhh…

"Memetttt!" diye haykırdım, sesimi duyar da atar kendini dışarı diye.

Memet, ne benim sesimi duydu, ne yardıma gelenlerinkini. Keşke o bahçede yatsaydı da ben içeri girseydim. Ben eve girsem, o girmezdi belki... Öyle olsa, böyle olsa... Olsayı bulsaya vermişler, hiç... Elimde kalan hiç... Hepi topu kırk beş saniye... Demek ben ilk saniyede fırlamışım, demek ev çökerken saldırmışım merdivenlere... Saldırdım da neye yaradı? Hiç...

Sabah oldu. Ah ne sabah, ah ki ah! Keşke olmasaydı. Allah düşmanıma göstermesin bir daha. Burda kendi evim yok, yanda komşularımınki... Toz oturmamış daha... Allah inandırsın mahalle tütüyor. Kulaklarımda o korkunç ejderha sesi... Gitmiyor. Cam şangırtıları, çatırtılar duyuyorum kesintisiz. Altı yedi katlı yapıları, büyüklü küçüklü renk renk arabaları bir dev yutuvermiş sanki. Yo, yutamamış da çiğneyip tükürmüş gibi. Akşamüstleri emek emek suladığımız, her ağacı, her çiçeği ömrümüzü uzatan bahçeler çöplük olmuş. Toz duman... Allah inandırsın, böylesini görmemişsinizdir. O ne toz, o ne toz...

Tek evladımsa Kafdağı’nın ardında. Kafdağı gibi ulaşılmaz geçilmez olmuş bahçemle evim. Evim evim, otuz yıllık yuvam... Çöp dağına dönüşen emeğim... Ne altını oyabildim, ne üstüne çıkabildim. Bir sandalye bacağından başka, o iğrenç taş, demir yığınını kazacak hiçbir şeyim yoktu. Olsa takatım... Yoo, varmış ki, yine saldırdım yıkıntılara. Ne oldu, hiç...

Birkaç saat sonraydı, belki çok daha sonra. Şaşkınlığım geçmemiş daha... Bağırdım durdum. Dövündüm. Allah inandırsın ne dizlerim acıdı ne ellerim... Boğazım yırtılsa, dizlerim kopsaydı tek. Gün aydınlandı. Ortalık adamdan geçilmiyordu. “Memet altında, oğlum aha şurda” dedim, çırpındım durdum. Herkes kör olmuş gibiydi. Görmediler. Avuçlarımın içi, tırnaklarımın dibi kanadı. Kanasın varsın! “Allah aşkına bırakın” diye ölüm ölüm yalvardım. Herkes sağır olmuş gibiydi. Duyup dinlemediler. Tuttular oturttular bir yere. Oturmamla yapıştım kaldım. Kımıldayamıyor, konuşamıyor, bağıramıyordum artık. Bakıyordum boş boş...

Bir onu buldular, bir de şunu...  Aha şu albümü... Oğulcuğum bebekken yapmıştı Yusuf. Buna bakacağım artık... Oğlumun on yedi yıllık geçmişi... Son bir kez göstermediler yiğidimi. Dört gün kaldı taş toprak altında, kimbilir ne durumdaydı? “Görmemen daha iyi, onu o yakışıklı yüzüyle anımsa” dediler. Öpemedim soğuk yüzünü, ellerini, ayaklarını...
  “Cumhurbaşkanı,  çok çok üzgünüm dedi. Şöyle devam etti: Hayatını kaybeden vatandaşlara, Allahtan rahmet diliyorum. Ailelerine başsağlığı, yaralılara acil şifalar diliyorum. Henüz depremin bilançosunu bilmiyoruz. Sabahtan beri bilgi almaya çalıştım... Ağır bir olay gibi görünüyor. Milletimiz, devletimiz her zaman olduğu gibi, bu felaketin açtığı yarayı da sarar. Çok, çok üzgünüm.”
Ne olur kapatın şu radyoyu!
Ne diye üzülüyor bunlar? Onlara göre ne var? Giden benim Memedim! Ne Memetler gitti, ne canlar yandı... Nesrin, Aylin, Gülin... Hasan Bey... Kardeşlerimiz, evlatlarımız... Gelsin de kendisi sabretsin bakalım... Acil şifa bulamasaydım keşke... Otuz yıllık evim bana mezar olsaydı keşke... Hani hastaydı şu patlayasıca yüreğim, hani dayanamazdı acıya tasaya… Dayanıyor işte, dayanmasa keşke… Olsa bulsa... Hiç... Hiççç!
Aziz Nesin’e söz ettiğim kitabın adını, onun “Benim Delilerim” kitabından esinlenerek,1989’da “BenimYazanlarım/ Benim Yazarlarım” olarak koydum. Yalnızca yazıyla uğraşır olduğumda yayımlanacak.
Ruşen Eşref Ünaydın, Hatıralar, TDK Yayını, Ankara 1943.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder