3 Aralık 2012 Pazartesi

Yalnız Aklımız mı Çalındı?

     Bireylerin değil, toplumun topluca aklını çaldırdığı bir ülkede akıl yürütmek, yıllanmış bir aracı yürütmekten; ortak akıl üretmek de çölleşmiş toprakta sebze üretmekten daha zordur. Aklın çalınması insanın, toplumların başına gelebilecek en büyük yıkımdır! Bizler böylesi bir yıkımla yüz yüzeyiz. Akıl yürütmeyi, ortak akıl üretmeyi bırakın, birbirine bir gün, bir saat, bir dakika katlanamayan bireyler çoğalıyor. Kendi çatısı altında paylaşacağı maddi-manevi tüm değerleri tüketme noktasına gelenlerin intiharlarını, cana kıymalarını, çalıp çırpmalarını, yolsuzluklarını, cinsel saldırılarını gözlerimizi açarak izliyoruz. Gözlerimizle birlikte beynimizin tüm kıvrımlarını açabilsek, bir avuç insanın mutluluğu, bolluk içinde yaşaması için ne bedeller ödediğimizi de görebileceğiz.

     Televizyonlar gün boyu olduğu gibi, her gece sözümona akıl yürütmek ya da ortak akıl üretmek için düzenledikleri izlencelerle duygu sömürüsünün ötesine geçtiler; zamanımızı, cebimizi, direnme gücümüzü acımasızca sömürüyorlar. Örneğin hangi kanalı açsanız karşınızda aynı kişiler akıl satıyor. Biri iktidar partisini yağlayıp dururken, örneğin yönetimi değişen CHP’nin parti meclisi üyelerini “Sen mürit olmuşsun” diye suçluyor. Bu kişileri, “İzleme, dinleme” diyebilirsiniz; olanaksız! Dedik ya, hangi kanalı açsanız onlar karşınızda…

     27 Mayıs gecesi iki ayrı kanalda biri canlı, öteki kayıt, iki izlencede de Bayan Ilıcak şakıyordu. Ne diyeceğini aşağı yukarı biliyorduk; sinirlerimizi ondan çok, herhalde Türkçeyi alabildiğine kötü kullandığı için “enkırman” sayılan Mehmet Ali Birand oynattı. 27 Mayıs için “rezillik” dedi. Oysa Bay Birand bu sözcüğü kullanacak insanların sonunda gelir. Işıklar içinde yatan Uğur Mumcu’nun yazılarını okuyanlar anımsayacaktır. Sayın Birand geçmişte bir gazeteci için pek de iç açıcı olmayan olayların öznesi olmuştu. Gazeteciye düşünceleri, kaynağı sağlam haberleri nedeniyle verilen cezalar basın özgürlüğünün kısıtlanmasıdır; ama yalana dayalı yüz kızartıcı olayların öznesi olarak işaret edilen gazetecilerin ortalıkta fır dönmesine de söyleyecek söz bulamıyoruz. Dedik ya; topluca aklımızı çaldırıp belleğimizin karartılmasına göz yumduk.

     27 Mayıs; Bayan Ilıcakların, Bay Birandların öfkeyle belirttikleri gibi berbat bir darbe değil, bal gibi devrimdir. 1961 Anayasası, akılcılığın, akıl yürütmenin yolunu açmış, bilimsel sanatsal etkinliklere ivme kazandırmış, onlarca saygın aydın 61 Anayasasının getirdiği özgür düşünce ortamından beslenmiştir.

     Yalılarda pohpohlanan, özel okulların en pahalılarında büyütülen baylar bayanlar, Anadolu’yu ne dün biliyorlardı; ne bugün görüyorlar. Belki başbakanların, bakanların araçları ve özel ilgileriyle birkaç ilin anacaddelerini görmüşlerdir. Gidilmeyen kent resimlerine bakmak nasılsa, öyle tepeden bir bakış, öyle sığ bir görüşle TV’lerde konuşuyorlar. Demokrat Parti dönemi ülkenin en parlak yıllarıymış… Kuşkusuz iyi işler de yapılmıştır; ama iyi işler, dosyalar dolusu yanlışların gölgesinde kalmıştır.

     Demokrat Parti (DP), neredeyse bütün aydınları ve halkı yanıltarak “demokrasi” sözüyle, İkinci Dünya Savaşından beş yıl sonra iktidara gelmiştir. Tek parti olarak başına geçtiği Türkiye, Kurtuluş Savaşının yaralarını sarmak için çabalayan, yapılan devrimlerle daha bir kuşak bile yetiştirememiş olan bir ülkedir; kapısına, kuruluşundan çeyrek yüzyıl sonra İkinci Dünya Savaşı dayanmıştır. Halk, kendi pamuğundan bezini, kendi buğdayından ekmeğini, kendi pancarından şekerini üretir duruma geçmek üzereyken yeniden savaş çanları çalmıştır. Durum böyleyken genç cumhuriyet emperyalizmin boynuna taktığı borçları da ödemiştir. Öte yandan okuryazar olmaya çalışan bir toplumun, değişik alanlardaki uzmanları, bilimcileri de sınırlıdır. Genç cumhuriyet, bir yandan da insanlığın büyük acılar sonunda kavuştuğu ortak değerlerden yararlanarak çağdaş dünya ile yarışa girmenin coşkusunu yaşamaktadır.

     DP’yi kimler kurmuştur? Cumhuriyetin kuruluşuna tanık olan, devrimler birbirini izlerken Atatürk’ü alkışlayan, Atatürk gözünü kapatınca kendi sözünü, duruşunu yalanlayan, devrimleri karalayan insanlar… Örneğin bir Fuat Köprülü, örneğin bir Hamdullah Suphi, örneğin bir Celal Bayar ve başkaları… 1932 Eylülünde Dil Devrimini “Türk rönesansı” diye alkışlayan Fuat Köprülü, 1950’deki DP iktidar olur olmaz bu sözünü yutmuş; devrimleri ayakta alkışlayan Hamdullah Suphi, “Arabın medeniyeti benim medeniyetimdir” diye kükreyebilmiştir. Nerede? Atatürk’ün kurduğu TBMM’de…

     Babaannem, Şubat 1932-Haziran 1958 arasında 18 yıl Türkçe okunan ezan Arapçasına döndürülmüşken bile ölene dek her ezanda Türkçesini söyledi. DP, ülkenin hiç sorunu yokmuş gibi ezanla yola çıktı ve halkın dinsel duygularını kaşıdı. Gittikçe azıttı, anayasanın dilini değiştirme girişimiyle ülkenin ortak diliyle oynamaya başladı; “vatan cephesi” masalıyla yurttaşları böldü; durmadı; üniversiteye ve aydınlara savaş açtı. Olup bitenleri anlatan sayısız kitap, TBMM tutanakları, gazeteler var; üstelik bizler Kurtuluş Savaşının acılarına tanık olan, devrimlerin coşkusunu yaşayan ve yurttaş kimliği kazanmanın sevinciyle başını dik tutan dedelerimizi, ninelerimizi tanıdık. Onlardan dinlediklerimiz ne Bayan Ilıcak’ın ne Bay Birand’ın ve ne onlar gibi düşünenlerin akıl karıştırıcı açıklamalarına uyuyor. 27 Mayısı karalamak için sattıkları akılsa, aklın kırıntısı bile değil!

     Soruyoruz: Cumhuriyetin gencecik oğulları niçin Kore’ye gitti? Niçin tabutla ya da kolsuz bacaksız döndüler? DP’nin emperyalizmle imzaladığı ucu açık anlaşmaların bedelini kim ödedi? Türkiye niçin hızla borçlanmaya başladı? Bu ülkenin sütü peyniri varken, biz çocuklar neden Avrupa’nın, ABD’nin pis kokulu süttozunu süt diye sulandırıp içtik; neden onların kirli oyuncaklarıyla avutulduk? ABD’li, Avrupalı “barış gönüllüleri” ülkenin her yerine niçin kamp kurdu, niçin sınıflarımıza girip öğretmenlerimizi bile denetlediler?

     El kadar toprağı olan köylüye bile traktör, biçerdöver, mibzer gibi araçlar niçin altından kalkmayacağı borçla, bir bakıma zorla satıldı? Ben o köylülerden birinin çocuğuyum; Ziraat Bankasına olan araç gereç, gübre, tohum borçlarının 70’li yıllara dek uzanan faizini bile ödemekte zorlandığı için ailemin ne tarlası ne hayvanı kaldı? Babamla birlikte birkaç köylü, Zirai Donatıma tepki verdiklerinde, bir iktidar yalakası tarafından Halkçı (Halk Partili) diye suçlandılar; eşten dosttan toplanan borçla, iki traktör lastiği için başka illere gitmek zorunda kaldılar. İki traktör lastiğinin açtığı parasal gediği aylarca kapatamadık; Ziraat Bankasının bastırmasıyla tarlalar, hayvanlar yok pahasına bir bir satıldı. Pek çok köylü aynı bankanın haciz işlemleriyle topraklarına, köyüne veda etti.

     Bayan Ilıcak ve onun gibi düşünenlerin bunları bilmez mi? Bilir de bilmezden gelirler. Biriken borç yüzünden tohum, gübre, mazot vb. alamayan köylünün topraktan gittikçe uzaklaştığını niye görmezler? Büyük umutlarla ve borçla alınan traktörlerin ya hurda gibi satıldığını ya da çürümeye bırakıldığını duymuşlar mıdır? İşte DP’nin Türk köylüsüne büyük iyiliği budur. Ödenemeyen borçlar yüzünden çoğu mahkeme kararıyla satılan ya da olanaksızlıklar yüzünden ekilemeyen toprakların giderek kararması… Buğday ambarı bilinen Türkiye’nin dışardan buğday alır duruma gelmesi, gerçekten çok acı bir öyküdür. DP iktidarı döneminde yargıda başlayan ötekileştirmelerle benimki gibi onlarca çiftçi ailesinin yaşamı da kararmıştır. Topraksız, hayvansız kalan, aşsız işsiz insanlar köylerinden niçin çıkmıştır? Umarı göçte arayanlar gecekondularda buluştu. Gecekondudaki yaşamı, umut, aş iş arayışını, Bayan Ilıcakların, Bay Birandların anlamasını bekleyebilir misiniz?

     DP iktidarının yok ettiği rayların yerini karayolları aldığında trafik canavarı da ülkemize buyurdu. Örneğin 1930’larda Karadeniz’de, Ayancık ilçesinden ilçeyi sarmalayan ormanın en tepesine dek döşenen hatla, hem insan hem orman ürünleri tek kaza olmadan taşınırken 1950’den sonra uçurumlarla dolu bu daracık yollar kan gölüne döndü. DP’nin halka getirdiği “refah”ın bir örneği de demiryolu düşmanlığıdır. DP, demiryollarını çoğaltan ülkelere “Niçin bana karayolunu dayatıyorsunuz” diye soramadı. Alnına “Maşallah” yazılan kamyonlar, külüstür otobüsler yollara düştü. DP dışardan önüne ne konursa sorgulamadan aldı; köyünden göçen, tarlasından, hayvanından ayrı düşen zavallı halka sattı. DP döneminden bu yana tarlalar karardıkça, ovalar, ormanlar haksız gelir alanına dönüştürüldükçe “rezidans, city, village…” vb. aşkı kaşındı. Cennet kıyılarımızda halk konuk, yabancılar ev sahibi oldu.

     Eğitim alanı başka bir aymazlıktı; eğitimi köyde başlatan köy enstitüleri, halkevleri bir bir kapandı. Türk Devriminin özü, eğitim sisteminden DP eliyle kazındı; dinsel inançlar sömürülmeye başlanınca Atatürk’e, heykellerine saldırı başladı. Cumhurbaşkanı Celal Bayar “Atatürk’ü sevmek ibadettir!” demek zorunda kaldı; eğitimle içselleştirilmesi gereken devrimler yasayla koruma altına alındı. DP’nin bu ülkeye yaptığı en büyük kötülük budur! Ancak bu kötülük Bayan Ilıcak, Bay Birand gibi el bebek gül bebek yaşayanlara dokunmadı. Olan yoksul, bilgisiz bırakılan halk çocuklarına oldu!

     Sınıf ayrımı DP iktidarıyla derinleşti; varsıl daha da varsıllaşırken yoksul daha da yoksullaştı. “Devletin malı deniz” anlayışı, DP’nin serseri mayın gibi yönünü şaşıran politikalarını kışkırtan sözde aydınların palavralarıyla yoksullara da kabul ettirildi. Eğitim düzeyi yıldan yıla düşen halk, “işini bilmeyi, iş bitirici olmayı” doğal karşılamaya başladı. “Çalıyorlar ama iş yapıyorlar” düşüncesi olağanlaştı.

     Elli yıl sonra 27 Mayısa esip kusanlar kim? 27 Mayıs bazı ailelerin yolunu kesmiştir; kimisi bugün kızıp köpürmekte kendince haklıdır! Ancak Atatürk dönemine kara çalarak, 1950-60 arasını cumhuriyetin en parlak dönemi diye göstermeye çalışmak kurnazlıktır; kurnazlığın ortak akıl üretmekle, dürüstlükle hiç ilgisi yoktur!

     Benimki gibi yüzlerce köylü ailesinin hakkını kim arayacaktır? İdam edilen üç DP’li ailenin öfkesini, nefretini haklı görebiliriz; ama Bayan Ilıcak gibi düşünenlerin kurnazlığını asla! Binlerce köylü çocuğu, DP iktidarının sözümona gelişme, refah yalanlarıyla borç dert altında ezilmiş; pek çoğu Türk Devrimine inanarak kendini yetiştirmiştir. Türk Devrimiyle hesaplaşanlar yüzünden bugün çocukların bu şansı da ellerinden alınıyor ve sözde aydınlar, sözde demokratlar yine aklın ipini koparanların borusunu çalıyor!

     27 Mayıs sorgulamalarının idamla sonlanması yanlıştır. Ülkeyi 27 Mayısa taşıyan DP iktidarı laik Türkiye Cumhuriyeti’ni Atatürkçü düşünceden saptırdığı, devrimlerin içini boşalttığı, ekonomik ve siyasal yanlışlarla ülkeyi dışa bağımlı kıldığı için, sözde aydınların anlattığı kadar masum değildir. İdamlar yanlıştır; bunun bedelini de en acı biçimde Deniz Gezmiş ve arkadaşları ödemiştir! Toplum için yaşamını feda edenler ödemiştir. Solcular ödemiştir. Doğmamış çocukları bile borçlu olan gençliğimiz; açlıkla, işsizlikle debelenen halkımız ödemektedir!
* * *
     Her gece TV’le çıkıp Atatürk’le, Türk Devrimiyle hesaplaşanları şiddetle kınıyorum!

     Bu akıl satıcılarına, ülkenin aklını çalanlara tepki verilmemesine şaşıyorum! Bu tepkisizliğin hiçbir özrü yoktur! DP’li dönemden bu yana Türk Devrimiyle hesaplaşanların aklı yerinde dursun! Kendilerinden başka kime yararı var?

     Herkes önce kendine sonra çevresine baksın!

     Yalnız aklımız mı çalındı?

     Ruh sağlığımızın da çalındığı belli olmuyor mu?
SEVGİ ÖZEL, 9 Haziran 2010 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder