3 Aralık 2012 Pazartesi

UĞUR OLSUN / Bir Devrimcinin Öyküsü'nden

Yağmura, Soğuğa Aldırmayan On Binler
Pazar... Pazartesi... Salı... 27 Ocak 1993 Çarşamba... Dördüncü güne girildi, dinmiyor acı... Öfke... Günlerdir arkasından gözyaşı dökülen o yiğit devrimci, birkaç saat sonra toprağa verilecek.

On binler sokakta... Bütün Türkiye Ankara’ya akıyor günlerdir. Sabah erkenden Meşrutiyet Caddesinde buluştuğum arkadaşlarımla, Mithatpaşa Caddesine doğru yürümeye başladık, buradan Cumhuriyet gazetesinin bulunduğu İnkılap Sokağa ineceğiz. Kalabalıkta birbirimizi yitirmemeye çalışıyoruz. Ancak kendisine yolu açan bir polis aracı yüzünden sağa sola savrulduk.

Birkaç saat önce karla karışık yağıyordu, şimdi yalnız yağmur var, epeyce de hızlandı; kimsenin umurunda değil, isterse taş yağsın... İnsan seli, Mithatpaşa Caddesinden, Ziya Gökalpe kıvrıldı, Cumhuriyet’in bulunduğu sokağa çok yaklaştık, kimse kimsenin önüne geçmeye çalışmıyor. Başkent belki de ilk kez böylesi bir yakınlaşmaya tanıklık ediyor. Kimse, arkasına takıldığı pankartı, atılan sloganları önemsemiyor. Herkes tek bir örgütün çatısı altında buluşmuş gibi...

On, on beş dakikadır, gözümle, yanımda yürüyen genç kadını izliyordum. Bir eliyle karnını korumaya çalışıyor, ötekinin tersiyle ara ara gözlerini siliyordu. Üzerindeki sütlü kahve, ıslak pardösü iyice eski göründü gözüme. Üstelik karnı burnunda... Konuşma fırsatı yaratmak için, “Keşke gelmeseydiniz” dedim. O nasıl bir bakış? Kızamadım, başka söz söyleyemedim, benekli şemsiyemi uzattım yalnızca, “Açın şunu, hem ıslanmazsınız, hem de kalabalıktan korunursunuz...”

“Ya bende kalırsa...” dedi, sesi titriyordu, “Boş ver...” anlamında başımı salladım.

Cumhuriyet’e iyice yaklaştık, artık gebe kadınla kol kolaydık; arkamızdan, sağdan soldan gelen baskıyla gazetenin önüne doğru istencimiz dışında yürüyorduk.

“Uğurlar ölmez!” Kalabalık aslanlar gibi kükrüyor, kimileri “Şişt!” diyerek çevresindekileri uyarıyordu. Anlık bir sessizlikte, tabut başında konuşan İlhan Selçuk’un birkaç sözcüğünü yakalayabildik. Kadın, gözüyle karnını gösterirken gülümsüyordu. Soğuktan, pençe pençe kızarmış yanaklarında gamzeler oluşmuştu.

“Bir ay sonra geliyor... Uğur geliyor...”

Demek oğlan olacak, demek bir Uğur şimdiden yolda... İçimi okudu sanki. “Kız, adını Uğur koyacağım” dedi. Ona güzel bir şey söylemek istedim; ama kalabalık yeniden şahlandı, aramızdan çiçeklerle donanmış bir araba, arkasından başkaları geçti. Genç kadınla vedalaşamadık bile.

Sırtımdaki manto suyu çektikçe uzayıp ağırlaşıyordu, yağmur içime işlemeye başlamıştı; ama üşümüyor, terliyordum. Herkes benim gibiydi sanırım. Kalabalık Maltape Camiine yöneldi. Kızılaydaki Gimanın önüne gelince, burası dört yol ağzı olduğundan üç bir yandan gelip Demirtepeye yönelen insanlar arasında, bir an kargaşa yaşandı. Kırk yıllık arkadaşmış gibi, zaman zaman birbirinin kolundan tutan, birbirine yol veren ya da birbirini hızlı yürümesi için yüreklendiren kalabalık arasında, o yiğit devrimcinin özlediği birliktelik kurulmuştu sanki. Sanki erkesin eşitlenip özgürleştiği bir dünyadaydık; sanki hak ve özgürlükler için savaşırken öldürülen bir devrimcinin cenaze töreninde değil de bir mitingdeydik. Yolumuzu açan oydu, bizi böyle el ele, kol kola kılan, gözlerimizle konuşturan oydu. Ama... Bizi böyle ağlatan o değildi. 

Maltepe Camiine yaklaşamadan, camideki törenin bittiğini, yönümüz değişince anladık. Başka zamanlarda toplutaşım araçlarının içinde bile yorulduğumuz bir yolu, bana mısın demen alıyorduk. Dakikalarca yürüdükten sonra gömütlüğe ulaştık. O yiğit devrimci toprağa verilmişti çoktan, bu kez gömüt çiçektendi. Birer beşer yaklaşıp bir süre gömütü başında onunla konuşanların, dua edip şiir okuyanların, slogan atanların arkası sıra gömütün önünden geçtim. Sonra eve gelip ıslak giysilerimi soyundum, pazar gününden bu yana yaptığım gibi, Karlı Sokağa gittim. Hava çoktan kararmıştı ve ayaz, insanın iliklerine işliyordu. Çoklarının giysileri hâlâ ıslaktı. Minicik çocuklar, yaşlı mı yaşlı kadınlarla erkekler... Öldürüldüğü yer, mumlarla çiçeklerle bezenmişti, türküler söyleniyor, şiirler okunuyordu. Birileri çay, helva, simit dağıtıyordu; ama herkesin boğazına takılıyordu lokmalar.

Uzaktan, oturduğu apartmanın ışıklarına bakıyordum. Onun dairesi arka yandaymış; bir an, o evin içinde olmak istedim. Birkaç gün sonra bir grupla eve girip başsağlığı dileğimi ilettim. Bu birkaç dakikadan belleğimde kalan tek şey, dimdik duran, sabır dileyenlere gülümsemeye çalışan bir kadının yüzüydü.

O gün bilmiyordum. Beş altı yıl sonra bu evde o yiğit devrimcinin en sevdiği koltuğa oturacağımı, gözyaşlarımı eşinden kızından saklayarak çalışma odasında masasına, bilgisayarına, kitaplarına dokunacağımı bilmiyordum. Binlerce Atatürk devrimcisi gibi ben de onu unutamamıştım.

Onu tanımayan var mıdır? Her gün anımsamayan... Anımsayınca içi yanmayan... “Yoktur” diyebilseydik keşke. Çok arıyoruz onu; sık sık “Haklıymış” diyoruz; kulaklarımızdan hiç silinmeyen sesini duyar gibi oluyoruz. 90’lı yılların ortasında Susurluk kazasıyla duyduk, Abdullah Öcalan yargılanırken, televizyonlarda tarikatçıların kasetlerini korku filmi gibi izlerken duyduk. Açılmasıyla kapanması bir olan yolsuzluk dosyaları rafa kalkarken, “meczup” işi diye örtbas edilen gerici saldırılarında, Sıvas kıyımında duyduk. Halkın emeğini hortumlayanları, büyüdükçe büyüyen pastasını salyası akarak yiyenleri, küçülen ekmeğinin ardından gözyaşı dökenleri gördükçe; “Dün dündür, bugün bugün” diyenler ödüllendirildikçe; yayılmacılar paramızı dolarla, dilimizi İngilizceyle değiştirirken, IMF buyruk üstüne buyruk verirken, AB kapılarında yetim çocuklar gibi dikilirken hep duyuyoruz.

Koyu kahverengi saçları döküldüğünden değil, doğruyu arayıp özgürlükleri savunduğu için, alnı hep açık ve aktı. Buğday tenliydi, gözlüklerinin arkasındaki hep gülen gözleri ela idi. Herkesin iki kaşının arasına çekinmeden bakar, gür ve tok sesi, şakacı biçemi, düzgün, albenili konuşmasıyla etkilerdi. Renkli kişiliği, bu kişiliği yaratan birikimi sözüne yansırdı. Hiçbir zaman karamsar, yılgın, korkulu, ürkek bir fotoğraf vermiyordu. “Bir kişiye yapılan haksızlığı bütün topluma yapılmış” sayıyor, “fikir sahibi olmadan” mangalda kül bırakmayanlara öfkesini gizlemiyordu. Çokları, haksızlıkları içine sindirmeye çalışır ya da üstesinden gelemeyip kabullenirken, o halk için  savaş veriyordu. Hangi yollardan geçerek, hangi engelleri aşarak  “Uğur”umuz olmuştu? Sorularımızın çoğunu o yanıtladı. Dostlarının, şu yargısına katılmamak olanaksızdı.

“Sanki, yaşamının kısa süreceğini biliyormuş gibi çok çalıştı. Sağlığına ve yaşamına özen göstermesi, o yoğun araştırma ortamında sevdiği insanlarla birlikte olması, hiçbir şeyi ertelememesi, ölüm tehditlerini önemsediğinin işareti...”

Düşüncelerini ve eylemini tanıtacak ilk kaynak kitaplarıydı. Kitapları; yetiştiği çevrenin, beslenme kaynaklarının sonucuydu. Baştan başlamak gerekiyordu. O, yalnızca bir gazeteci, bir alanda yoğunlaşmış bir yazar değildi, “ecel beşiği”ni, halk için sallamış biriydi. “Dağ gibi kara yağız birer delikanlıydık. (...)Ecelsiz öldürüldük. Dövüldük, vurulduk, asıldık. Vurulduk ey halkım unutma bizi!..” diyerek, genç yaşta toplumun sesi olan, ellisine gelince “ecelsiz” giden bir aydındı. Onun öyküsünü yazacaktım.

1998 Kasımı başında “profesyonel”liğe nokta koymuş, yalnızca okuyup yazacağım bir yaşam için koşullarımı da hazırlamıştım, meğer noktalı virgül koymuşum. Um:ag’dan bir çağrı aldım. Vakıf Başkanı Güldal Mumcu’nun odasına girerken, niçin çağrıldığımı biliyordum. Dışarıdan her türlü destek, katkı için hazırdım, elimden geleni esirgemezdim elbette. O zamanki um:ag Genel Müdürü Ercüment Ulay, içtenlikle sordu. “Bize hayır diyorsunuz, ya Uğur Mumcu’ya?” Ulay, damardan girmişti. Karşımdaki yağlıboya tablodan bana bakıyordu Uğur Mumcu. Ne Mumcu’ya, ne um:ag’a hayır diyebilirdim, ama başka düşlerim vardı. Yazar kimliğime, yayın dünyasındaki birikim ve deneyimime yönelik incelikli sözler, hoşuma gitmedi değil... Üstelik um:ag yönetimi, kendi yazı ve yapıtlarımı da bu çatı altında yazabileceğimi söylüyordu. Kültür kitapları basmak istiyorlardı, kim bilir, belki benim kitaplarım da um:ag yayınları arasında yer alırdı.

Ulay’ın incelikli sözlerini, Güldal Mumcu da içtenlikle destekliyordu. 23 Kasım 1998 sabahı, Yayın Yönetmeni olarak um:ag’daydım. 6.Adalet ve Demokrasi Haftasının çalışmaları başlamıştı. um:ag’ın öncülüğüyle, kitle örgütleri, 24-31 Ocak günleri arasında Uğur Mumcu’dan Muammer Aksoy’a dek, adalet ve demokrasi için canından olan bütün aydınları anmak için hazırlık içindeydi. um:ag’ı arayan onlarca insan, kurum ve kuruluş, Mumcu’nun yaşamöyküsünü istiyor, bir iki sayfalık bilgiyi yetersiz buluyorlardı. Aslında, “Uğur Mumcu’dan um:ag’a” bir çalışma başlatılmıştı. Kimin hazırladığını bilmiyordum. Önüme konan metnin eksiği çoktu; en iyisi yeniden başlamaktı. Bir yandan Mumcu’nun yaşamöyküsü bir an önce yazılmalı diye düşünürken, bir yandan da 2000 Nisanında yayımlanan “Unutmadık”ın hazırlığına giriştim. 1999 Ocağında, vakıf başkanına, “Düşündüğünüz başkası yoksa, vakfın yayın yönetmeni olarak değil, yazar kimliğimle Uğur Mumcu’nun öyküsünü yazmak istiyorum” dedim. Başkan, bu önerime bir hafta sonra olumlu yanıt verdi. Bense, çoktan kafamda, gönlümde bir yol çizmiştim kendime. İster çok, ister az okuru olsun, her yazar iyi bilir bu duyguyu; ya da yaşamayan bilmez. Ne yaman coşkudur bu...

Ailesinden, “arkadaş ıslıkları” yaşam boyu susmayan arkadaşlarından Mumcu’yu dinledim, arkasından yazılan yüzlerce yazıyı, anıyı okudum. Kolay olacak sandım. Yaptıkları, nasıl bir yaşam sürdüğünün belgesiydi; bana düşen, hepsini bir araya getirmekti. Yanılmışım.
Önce Öcal Beningtan ve Önder Pekcan ile 1950’lerin, 60’ların Ankarasında, Bahçelievlerinde dolaştık. Ali Zarakol, Tokar Öner, Taner Berksoy ile sürdü yürüyüşümüz. Bu “takım”ın bir kısmı, Ankara Hukuk Fakültesinde buluşmuş, yeni arkadaşlar edinmişti. Birlikte Hukukun kantininden, dersliklerine girdik. Orhan Kayıhan, Taylan Üner, Hüseyin Deniz... Adil Özkol, Pırıl adlı Hukuklu bir kızla evlenmişti, Bahçelievlerden Ayşe Gürkan Hukuktaydı, çember genişliyordu. Bir münazara sonrası İstanbul Hukuktan Ali Sirmen, “en”ler arasına girmişti.

Bu gençler, evle okulda bulduklarıyla yetinmiyordu. Bilgiye açılan yolları bulma, dünyayı tanıma arayışı içindeydi. İlkin dönemin düşün, bilim, sanat ve basın dünyasındaki kimliklerle tanıştılar. Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk, Çetin Altan gibi “ünlü” yazar ve gazetecilerle birlikte Tahsin Bekir Balta, Muammer Aksoy, Bahri Savcı, Münci Kapani, İlhan Arsel, Uğur Alacakaptan, Sadun Aren, Halit Çelenk, Mümtaz Soysal, İlhami Soysal, Mehmet Ali Aybar gibi değerli insanlarla, 27 Mayısçılarla yakınlaştılar. Düşünce ve eylem birliği içindeki yaştaşlarını bir araya getiren çoğunlukla, güleç yüzlü, şakacı “bir genç”ti.

Ankara Hukuktaki asistanlık dönemiyle birlikte gelen tutukluluk ve “Sakıncalı Piyade”lik süreci, onu etkin, gözünü budaktan sakınmayan bir gazeteci olarak toplumla buluşturmuştu. Başlangıçta, birkaç yakın arkadaşının, kafamdaki soruları yanıtlayabileceğini sandım. Çoğu yine yakındı, ama birlikte yürürken “viraj” alamayan  “kimi” dostlar, “yakın iken” uzağa düşse de  saygın, değerli birer tanıktı.
Onlar, “27 Mayıs kuşağı” idi. 1961 Anayasasıyla gelen özgürlük ortamında dünya görüşleri belirginleşmiş; çoğu 1960’ların ortasından başlayarak bugüne değin yaşananların ya tam göbeğinde yer almış, ya tanığı, ya izleyicisi olmakla yetinmişti. Bu kuşak, 27 Mayısın coşkusunu tatmış, 12 Martla birlikte ağır bir bedel ödemişti. Türkiye 12 Eylüle yaklaşırken, bu kuşaktan olup da yaşamın izleyicisi değil, katılımcısı olmayı bilinçle seçenlerin kimisi önemli diyebileceğimiz, kimisi de salt  “kendisi için önemli” olan bir yerdeydi.

Devrimci bir gazetecinin öyküsü anlatılırken, dönüm noktası sayılabilecek kimi olay, olgu ve oluşumlar göz ardı edilemezdi. Bugünün bırakalım gençlerini, orta yaşı geçenleri bile, “9 Mart-12 Mart 1971 kapışması”nı bilmiyor. Oysa 1971 baharı, bir kuşağın yaşamında “yaz”ın muştucusu değildi. 1970’lerde, 80’lere uzanan yolun taşları demokrasi ve hukukun temel ilkeleri çiğnenerek döşeniyor, harcına kan karışıyor, 1990’larda toplumun bilgi, bilinç düzeyi ise, bakımsız eski yapıların sıvası gibi parça parça dökülüyordu.

2001 Şubatında, kişiye “beş yüz milyar” kazandırabilecek bir televizyon yarışmasında, 23 yaşındaki bir üniversiteli, Türkçe ezanın kimin zamanında yeniden Arapça okunur olduğu sorulunca, Menderes ile Özal arasında bocalıyor, çocukluğunda Türkçe ezanı duyup duymadığını anımsayamıyor, “son karar”ı, “Turgut Özal” oluyordu. Bu acıklı durum, artık hiçbir gazete için “haber” değeri taşımıyordu. 2002 Martında, ODTÜ’de, Türkiye Komünist Partili gençler, ODTÜ’ye söyleşi için gelen Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş’e tepki gösterdiler. Bu gençleri eleştirip sorgulayan da oldu, alkışlayan da. Daha dün yüzlerce aydının “komünist” diye karalandığı, “Sakıncalı Piyade” sayıldığı, zindanlarda ömür tükettiği, hatta asıldığı düşünülürse, bu gençlerin “sosyalizm”i savunması, TKP’yi açıkça dile getirmesi, tarih denilen “büyük yargıcın” önünde Uğur Mumcu gibi aydınları doğruluyordu. Gençlerin savunduğu düşünceye katılmayanların bile içi aydınlandı, “düşünceler gelecek kuşakların tohumlarıdır” diyen Mumcu’yu anımsadık, Mumcu gibi devrimcilerin ektiği tohumlar boşa gitmemişti. Düşüncelerine katılmasak bile, ODTÜ’lü gençlerin donanımlı oldukları belliydi. Düşünceler onların yaptığı gibi tartışıla tartışıla, emeğin ve özgürlüğün ışığında tatlanan meyvelere dönüşecekti. Bu, TKP yandaşı olmayan Mumcu’nun yaşamı boyunca özlediği görüntüydü.

Ülkedeki olay ve oluşumlar, Mumcu’yu saat başı haklı çıkarıyordu. Böyle bir ülkenin aydını olmak, mangal gibi bir yürek gerektiriyordu. Toplumun belleği olmayı başaran Mumcu’nun öyküsünü yazmaya kalkışmaksa, hiç kolay değildi. Kuşkusuz her yazar, kitleleri bu denli sarsan bir devrimcinin öyküsünü anlatırken, benzeri zorluklarla karşılaşmıştır, ya da karşılaşacaktır. Bu demokrat gazeteci, özel yaşamlara hiç girmemişti, onun öyküsünü öğrenince, yapıtlarını bu gözle ele alınca, bu yapıtın salt, onun özel yaşamı üzerine kurulamayacağını anladım. Yakınlarını ihmal etmeden yaşarken, birlikte olduğu insanlara sürekli araştırmalarını anlattığını, kafasının hep ülke sorunlarıyla dolu olduğunu öğrendim. Ayrıca onu tanıma, bir bardak çayı paylaşma olanağı bulan şanslı insanlardan biriydim. Onunla dünya görüşümüz ve ilkelerimiz ortaktı, elimden geldiğince nesnel bakışımı korumaya çalıştım.

Uğur Mumcu, birkaç insan ömrüne sığabilecek işler yapmış, ülkesinde işlerin yolunda gitmeyişinden kaygı duyan bütün ilkeli aydınlar kadar yalnız ve mutsuz olmuş; övülmekten çok, düşünce ve eylemlerinin yankı bulmasına çabalamış bir insandı. Pırıl pırıldı yaşamöyküsü... Övgüde ölçüyü kaçırdığımı düşünen olursa, onlara, Mumcu’yu uğurladığımız 27 Ocak 1993 günü on binlerin haykırışını anımsatmak isterim.

Yaşarken yayımladığı 25 yapıtı, sonradan dizi yazıları ve söyleşilerinin kitaplaşmasıyla 29’u buldu, bütün yazıları da 40 kitapta toplandı. “Sakıncasız” adlı oyunuyla birlikte 70 kitabı olan Mumcu, hem cumhuriyet tarihini, hem güncel olayları, oluşumları titizlikle irdeliyordu. Ben de onun yaşamıyla birlikte siyasal çalkantıları, doğal yıkımları bile aktardım ki, okur dün ile bugünü karşılaştırabilsin. Bu nedenle öykümüz annesi Nadire Hanımla, babası Şinasi Beyin evlendiği 1930’lardan başlayarak 24 Ocak 1993’e dek uzanıyor, altmış yılı aşan bu zaman diliminin, yalnızca elli yılı Uğur Mumcu’nun yaşamını kapsıyor.

Mumcu için devrim tarihini öğrenmek ve öğretmek büyük önem taşıyordu. 12 Martta üniversitelere devrim tarihi kürsüsü kurulmasını önerdiği için yargılandı. Çünkü “resmi tarih” diye küçümsenen ve çarpıtılan “yakın tarih”, cumhuriyetle gelen devrimlerin coşkusu, yayılmacılar ile içerideki işbirlikçileri için en büyük tehlikeydi ve Mumcu onların oyunlarını görenlerdendi. Ulusumuz, “milli mücadele”deki gibi Kuvvacı ruhu diriltir, yeni dünya düzeni içinde kendisini sömürenlere kafa tutabilirdi. Turgut Özal’ın, 2. cumhuriyetçilerin ve “dinci”lerin Amerikalı “ideolog”lar gibi, Atatürk, “Askeri bir deha idi, devrini tamamladı” demesi rastlantı değildi. Aynı çevreler, aynı sözleri, çok yakında Mumcu için de söyleyecektir, bundan kuşku duyulmasın.

Bilerek yola çıktım. Her durumdan gülünecek yan çıkarabilen, “ödünsüz” bir kimlikle “kavga”dan kaçmayan, delikanlılığı fırtına gibi yaşayan, genç yaşta toplumun sevgisini kazanan bir gazetecinin; hem akademik kariyer yapan, hem de haksızlığa uğrayanı sahiplenen bir hukukçunun, zaman yoksulluğu çekmeyen bir eşin, sevecen bir babanın, vefalı bir arkadaşın ve acımasızca öldürülen bir Kuvvacının yaşamını “didikleyecek”tim. Bu sözcüğü özellikle kullandım. Başaramadıysam, beni “didikleyecek” olanlara ne diyebilirim ki...

Mumcu’nun çalışma odası, aynı ilkeleri paylaşanlar için görkemli bir “ortak alan”dı. Binlerce mektup, belge örneği almıştı; çoğu imzalı, kimi imzasız... Dürüst memurlar, işçiler, geleceğini tehlikeye atan “bürokrat”lar ona güvenmişti. Karşıgörüşlüler bile, bir yolsuzluğu “ancak” onun dillendireceği inancını taşıyordu. Resmi Gazete ile Ticaret Sicili Gazetesini, dosyalar dolusu mahkeme tutanağını satır satır okumuştu. Üşenmemiş, araştırmalarıyla ilgili yerli yabancı yayınlara ulaşmış, belge gönderenlerin güvenini sarsmadan, bilgileri doğrulayarak değerlendirmişti. Bunca belge ve bilgiyi nasıl bulduğu ise, hep merak konusu oldu. İlginçtir; ondan kuşkulananların kimisi de ayağı tökezleyince, onun “ilgi ve desteğini, sevgi ve saygı sunarak rica” ediyordu. Mumcu’nun çalışma odası, bir “laboratuvar”dı aslında, buradaki üretimi ise kitaplarında eksiksiz yer almış durumda. Nasıl olmuş da çoluk çocuğunun burnunun dibinde böyle bir “laboratuvar” kuran, hem KGB’ye, hem CIA’ya çalışan, bir “ajan”a ya da “işbirlikçi”ye bu denli güvenmişti, belge gönderen onlarca yürekli insan?

Güldal Mumcu ile birkaç ay, haftanın iki günü çalışma odasına kapandık. Mumcu’nun araştırma dosyalarını sildik, dosyalara zarflara yerleştirdik; onun, yaklaşık 70 kitaba yerleştirdiği araştırmalarının kaynağını görmek hem sevinç, hem hüzün veriyordu bize. Yolsuzluk yapanların peşine düşen Mumcu, yazıları nedeniyle sık sık mahkemelik olmuş; yargı önünde kazancını belgelemişti. Yanında götürdüğü “tek giz” haber kaynakları oldu. O hep “gerçek”leri yazdı. Onunla önemli kavşaklarda buluşanların çoğuyla, kimseyi zorlamadan, kimseye tuzak sorular sormadan, kimseyi kandırmadan, “yazar” kimliğim bilinerek, herkesle her şeyi açık açık konuştum. Mumcu’ya “yakın iken” uzak düşenlerle bile, birkaç dakikalık tedirginlikten sonra “ortak anıları”nı paylaştık.

İlkin Cumhuriyet’in kapısını çaldım. İlhan Selçuk, Ali Sirmen, Hikmet Çetinkaya, Mehmet Açıktan ile Cumhuriyetli günleri konuştuk. Berin Nadi öfkesini dile getirmekte zorlanıyordu. “Ne istediler bu çocuktan?” diye dövünerek... 12 Martın kâğıttan kahramanları onu yargılarken, annesi Nadire Hanım da haykırmamış mıydı mahkemede. “Ne yaptı bu çocuklar size?”

Öldürülmeden birkaç gün önce Cumhuriyet’in “yayın kurulu” toplantısına katılmış, birkaç dostla buluşmuş, gazeteyle yazarlarının içinde bulunduğu sıkıntıyı paylaşmıştı. Kaygılı dönmüştü Ankara’ya. Duyarlı bir gazetecinin, gazetesi için kaygılanması doğaldı.

Öcal ve Mehtap Beningtan, Önder Pekcan, Ali Zarakol, Tokar Öner, Taner Berksoy, Ateş Arsan, Hüseyin Deniz, Taylan Üner, Alpaslan Işıklı, Orhan Kayıhan, Selçuk Ömerbaş, Ahmet Yorulmaz gibi dostların anlatacağı çoktu. Altan Öymen, Füsun Özbilgen, Gencay Şaylan, Tuncay Özkan, Hasan Cemal ile söyleşilerimiz paylaşılan her şey üzerineydi. Hakkı Erdem, Evren Değer, Işık Kansu, Mustafa Balbay, Kuter Ataç, Ercüment Ulay, Ali Rıza Cihan yazıya dökmüştü duygularını. Sadun Aren, Halit Çelenk, Celil Gürkan, Pırıl ve Adil Özkol, Emin Çölaşan, Uluç Gürkan, Emin Değer, Turgut Kazan, Uğur Alacakaptan, Aycan Giritlioğlu, Melih Yüzbaşıoğlu ile söyleşirken hep aynı  “portre” çıktı ortaya.
Emin Çölaşan, kendisine gelen “yüzlerce” başsağlığı mektubu ile faksı ailesine aktarmıştı. Şiirler, anılarla bezeli mektuplarda aynı devrimcinin “portre”si sevgiyle çizilmişti. Yerli-yabancı basında çıkmış dosyalar dolusu yazıda, “Uğur Abinin ardından” binlerce şiirde, yazı ve karikatürde, onlarca tabloda, ağaçları oyarak, toprağı yoğurarak acıyı  “bal eylemiş”ti Mumcu dostları...

Israrla sordum. Bir insanın sevilmeyen, eleştirilecek yanı olamaz mı? Kim yanlış yapmaz? Pireyi deve yapan, üçü beş diye satanları, suyla sabunla barışık değilken, toplumsal temizlikten dem vuranları, “gelen geçen yönetimlere maşalık edenleri” görmedik mi? Kendini tanımazken, evrensellik masalı satanlar ya?

O da hepimiz gibi bir insandı; yanılgısı, yanlışı olmaz mıydı? “Ruhun yelpazesi” sayılan dedikoduyu sever, öfkelenince söver miydi? Sesalma makinesini kapatabilirdim; yanlışıyla doğrusuyla “insan Uğur Mumcu’yu” anlatsınlar diye... Söylenmedik söz, aydınlanmadık tek kare kalmasın...

“Karanlık tek kare yoktu ki yaşamında” dedi Füsun Özbilgen.

“Uğur için saldırgan, kavgacı, dili uzun diyen çıkar belki” dedi, dostları sözleşmiş gibi. “Durup dururken kimseye saldırmadı, kimseyle kavga etmedi, dili uzundu, ama eli değildi... Elini, dilini, belini, aklını kullanırken hiç çirkinleşmedi, sabun kokardı...”

“Cumhuriyet kokardı, devrim kokardı, aydınlık kokardı” dedi. “Adı, Mustafa Kemal’in adının yanına pek yakışırdı” diyen Alpaslan Işıklı. Ağlaştık da, anılar denizinden sıçrayan su saydık, yanaklarımızdan süzülen yaşları. Çokça güldük, birlikte oluşturulan kahkaha paketi özenle saklanıyordu dost yüreklerde.

Uğur Mumcu’nun öyküsünü “didikler”ken bir kez daha anladım, okur da anlayacak. Ona yeterince sahip çıkamamışız. Göz göre göre hedef olmuş. Kime? Yalnız cumhuriyetimizin değil, insanlık düşmanlarına.

Kimler öldürdü onu? Katillerini bilmek, bulmak isteyenler bütün kitaplarını okumak zorunda. Açık adres, orada; o, “tarikat-siyaset-ticaret üçgeni” dememiş boşuna... Mumcu gibi aydınları öldüren insanlık düşmanlarının ağa babalarını, biz bulamayız; ama devlet, “baba”ysa eğer bulmalı. Devlet babanın neyi bildiği, neyi bilmediği kitaplarda yazılı. “Tarikat-siyaset-ticaret üçgeni”ni taramalı devlet baba. Bu üçgen, bizim için uçsuz bucaksız, ama baba olan devlet için el kadar. Kaçakçısından “din bezirgânları”na, tek gözünü yumup cüzdanını açan devlet baba temsilcilerinden güvenlikçilere değin herkes açığa çıkmalı.

Ey derin ve yüreği serin devlet baba... Mumcu’nun ısrarla yazdığı kontrgerilla, kışkırtıcı ajanlar, “devlet adına tetik çektiği” söylenenler, dış ülkelere komşu evi gibi gidip gelenler... Dün başedilemeyen ASALA’yı bir çırpıda çökertenler, burnunun dibindeki Apo’ya yaklaşamazken birdenbire paketleyenler... Dün Hizbullahı görmeyen, “kara ses”lere kulak tıkayanlar... Ülkenin esenliği için, karanlık güçlerin ördüğü duvarlardan bir tuğla çekmeye korkanlar...“Tarikat-siyaset ticaret-üçgeni” içindeki alışverişler bitti mi? Devlet baba güçlüdür; yorulmaz, yaşlanmaz. Buzdağının görünen yüzü bu kadar mı? Olmadığını kanıtlamıştı Uğur Mumcu.

Ne politikacılardan, ne işadamlarından özel çağrı almış, ne onların özel uçakları, yatlarıyla renkli gezilere katılmış; ne onlarla özel ilişkiler kurmuş, ne lüks mekânlarda buluşup özel ikramlara el uzatmış. Amacı belirsiz, neyle karşılaşılacağı kuşkulu yerlerde kimse görmemiş onu. Gazeteci kimliğiyle, Demirel’in basın toplantısına da gitmiş, Erbakan’ınkine de; MİT’in, Genelkurmayınkine de...

Bu kitapta, okurun yabancısı olmadığı bir kurgu denendi. Onu, ölümünden birkaç ay önceki sonbaharda buluşturdum okurla; dört bir yandan kuşatılmışken öfkeyi dirence dönüştürmesine, yılgınlığa yenilmeyişine tanık olan okurun, istemeyerek de olsa da biraz yorulacağını biliyorum. Birçoğumuzla, birçok noktası örtüşen, tertemiz, aynı zamanda coşkulu bir öykü bu. “Roman gibi bir yaşam”, ama bu kitap roman olamadı. Her “roman”a yazarın düş gücü de yansır, benim düş gücüm, Mumcu’nun düş gücüyle yarışamadı. Doğallıkla yer yer kurmacaya yaslanmak zorunda kaldım. Belki bu nedenle, bu kitap bana, “işin başı”nda değil, neredeyse “sonu”nda büyük bir üzüntü yaşattı. Üç yılı aşkın bir süre, çoğu gece sabahlayarak yaptığım bir çalışmayı “başaramadığımı” kabullenerek ortada bırakamazdım. Yazar kimliğimle, “özgürce” çalışacağıma inanarak yola çıkmış, aylar süren araştırmalarımı yazıya geçirmeye başlamıştım. Yaptıklarımı yakın çevreye anlatarak, önerilere kulak vererek zamanla yarışıyordum. Aynı zamanda vakfın yayın yönetmeniydim, yani vakfın içindeydim, hem vakfın günlük işlerine koşuyor, hem de belge ve bilgileri elden geçiriyor, genç arkadaşlarımın ve toplumun yararlanması için düzenli hale getiriyordum. Hoş, vakfın dışında bile olsam, Mumcu’nun düşüncelerini geleceğe aktarmak için kurulan vakıf, böyle bir çalışma için her zaman bana da başka yazarlara da el verecekti. Verecektir de... Bundan hiç kuşku duyulmasın.

Bir devrimcinin yaşamı anlatılırken, aslolan “doğru”ları “doğru” yansıtmaktır. Yaşamının neredeyse her aşaması gazete ve dergilere geçen Mumcu’nun öyküsünü, titiz çalışan her yazar yazabilir, kuşkusuz böyle bir araştırmacı ya da yazarın kapısını çalacağı ilk adres bellidir. Ayrıca birden çok yazarın, aynı bilgilerle, öz aynı olsa bile, ortaya birbirinden farklı yapıtlar koyacağı da bilinen bir gerçektir. Kuşkusuz, bu öyküyü daha albenili, daha güzel yazacak olanlar vardır. Bu yapıtın “ilk çocuk” şanssızlığı yaşaması doğaldır; keşke bu çocuk, düşündüğüm, düşlediğim “mekân”da doğsaydı... Mumcu’nun öldürülüşünün 9. yılında tamamlanmasını ise hem sevinç, hem de üzüntü kaynağı saymaktan kendimi alamıyorum. Seviniyorum,  bu yapıt, türlü eleştiriyle karşılaşacak da olsa, eksiği fazlasıyla bir “ilk”tir. Üzülüyorum, Mumcu için 9 yılda en az 9 kitap çıkmalı değil miydi? Çünkü 24 Ocak 1993’te doğan Uğurlar, on yaşına basmak üzere... Yapıtın gün ışığına çıkması için beni yüreklendiren, yine o yiğit devrimci oldu; yaşamı boyunca emeğe sahip çıkan, emeğimize sahip çıkmamız için bizleri yönlendiren Uğur Mumcu’nun elinin, her zaman omzumda olduğunu biliyor, bir zoru “başardığıma” inanıyorum.

İnsanlar, bir varmış bir yokmuş gibi yaşasa da Uğur Mumcu bir masal kahramanı değildi. Katilleri, onun bir masal kahramanı olmasını bile istemezdi. İlhan Selçuk’un dediği gibi, ikiyüzlü masalcıların, yani küreselleşmecilerin maskesi düştü, ama toplumun, sömürgecilerin yeni oyunlarını bozacak bilinç düzeyine erişmemesi için, “politika demirbaşları” 2000’li yıllarda da başkasının ağzıyla konuşuyor ve geleceğimizin üstüne kar yağıyor.

Cumhuriyetin temelini elsiz ayaksız yeşil yılanlar kemiriyor, devletimiz NATO generallerinin emrinde, ülkemiz IMF’lerin ipoteğinde...

Uyan Gazi Kemal uyan! Devletin devlete, insanın insana kulluğunu yok etmek için uyan, uyan Gazi Kemal! İnsanlara can güvenliği sağlayamamış bir düzene hukuk devleti denilemez. Devrimcilerin faili meçhul cinayetlere kurban gittiği bir düzene demokrasi denilemez. Yolsuzlukların devlet yetkililerini sardığı bir düzene anayasa düzeni denilemez. Bu, katiller demokrasisidir. Bu, hırsızlar düzenidir!”

Uyan , uyan kalpaksız Kuvvacı, yine söyle!

“Amacımız Türk halkına insanca yaşama olanağı sağlamak ve bağımsız Türkiye’yi kurmaktır. Kardeşimiz, damadımız, oğlumuz, halkın sırtından milyonlar kazanmadı ki korkalım!

Mustafa Kemal İzmir’de emperyalizmi denize döktüğü gün, İstanbul hükümetinin idam fermanını boynunda taşıyordu. Bugün de Mustafa Kemalcilerin Damat Feritlerden ne korkuları olabilir?... Devrimciler ölür; devrimler sürer. Hodri meydan!...”

Ta, 1970’lerde “Kirli Eller” başlıklı yazısında böyle diyordu, otuz yıl sonra “temiz el” arayışı içindeyiz. Mumcu’nun anısını geleceğe aktarmak için bizler “Hodri meydan!” demeliyiz artık.

İş işten geçmeden hodri meydan!
Herkese nasıl teşekkür etmeli, elbirliğiyle verilen bu desteğe ne demeli? Söz yetmiyor. İlkin Uğur Mumcu’yu, Güldal Mumcu ile Özgür ve Özge’yi sevgiyle selamlıyorum. Yukarıda tek tek andığım Mumcu dostlarına teşekkür ederim. Cumhuriyet gazetesinin tüm çalışanlarına özel selamım var; Mehmet Açıktan’a, Işık Kansu’ya teşekkür ederim. Tuncay Özkan’a içtenlikle teşekkür ederim. Uğur Mumcu Vakfının coşkulu ve genç kadrosuna, kaynak eksiğimde yardımcı olan Mustafa Başarslan’a; yardımcım Deniz Ergin’e; emeği, yüreği için Ali Rıza Cihan’a; “çetin eleştirmenim” değerli sanatçı Murat Kaya’ya, kitabı düzeltmen titizliğiyle okuyan Yazar Attila Şenkon’a çok teşekkür ederim.
Kanserle boğuşurken bile beni yüreklendiren, kitabın taslağını okuyup önerilerini söyleyen ve bu kitabın çıkmasını göremeyen can dostum Gazeteci Betül Uncular’ı sevgiyle anıyorum, ona da teşekkür ederim.

********
Uğur Mumcu’yu, “unutturmayacak” olan tüm devrimci demokratlara, tüm okurlara teşekkür ederim. Belgesiz  hiçbir savı, tanıksız  hiçbir olayı yazmadım. Uğur Mumcu’yu örnek aldım. Bu nedenle asılsız, temelsiz, amacı aşacak eleştirilere, okurların ilgisi yanıt olacak. Üç yılı aşan zaman diliminde hem şaşırdım, hem de gönendim. Yolumu açtı, yolumuzu açıyor Mumcu. Halka mal olmak, tarihe yazılmak da bu sanırım. İyi niyetli, titiz her yazar, dokuz yıllık gazete ve dergi arşivlerinde Mumcu ile ilgili bu kitaptaki bilgilerin çoğunu bulabilir. Bu nedenle bu yapıt ne ilk olmalı, ne de sonuncu. Yaşamöyküsü kitapları genellikle yaşamı aktarılan sevgili canın yakınlarının desteğiyle oluşur; hiçbir yazar, hiç kimseyi yakınlarının gözüyle göremez, onların gönlünden geçeni yazamaz. Bu nedenle dil sürçmesi olmuşsa, eksiğim gediğim varsa, öncelikle Uğur Mumcu’nun yakınlarının, dostlarının beni bağışlamasını isterim. Dilerim bu yapıt başka yazarların, araştırmacıların yolunu açar. Dilerim Mumcu’nun hem yaşamını, hem savaşımını daha ustalıkla kaleme alacak yazarlar, araştırmacılar çıkar. Mustafa Kemal ve Nazım Hikmet için ne denli geç kalındığı düşünülürse, Mumcu’yu kitlelere doğru anlatmak açısından edebiyatçıların da bilimcilerin de daha atak davranmaları en büyük dileğim.

24 Ocak 1993’ten beri seni çok özlüyoruz Uğur Mumcu.

“Ankara’nın taşına bak” diyoruz sık sık.

Ankarataşından yapılan anıtının başında söylediğimiz türküleri duyabiliyor musun?
“Yiğidim aslanım burda yatıyor!”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder