3 Aralık 2012 Pazartesi

Sen Nasılsınız?

     Önce köyden ilçeye göçtük; abilerimin ikisi ilkokulu köyde bitirmiş, ilçede ortaokula başlamıştı. Benden büyük olan abim ilkokulun dördüncü sınıfına yazdırılmış, ben de okulun ilk günü ağlaya ağlaya gerçek yaşama adım atmıştım. Ağlayarak başladığım okulu, ilk haftasında çok sevecek, daha yıl yarılanmadan Münevver Öğretmeni aile bireylerinin arasına katacaktım. Işıklar içinde yatsın; ilk öğretmenim, yalnız bizi değil, ailelerimizi de eğitiyordu.

     Çoğu okuryazar bile olmayan ana babalarımızın konuşma, giyinme biçimleri değişiyor; gelir- orun ayrımı olmadan komşuluk ilişkileri pekişiyor; okul içi etkinlikler bütün mahalleyi coşturuyordu. Ulusal bayramlar, dinsel bayramlardan ayrı tutulmuyor; biz çocuklar bütün bayramları doyasıya yaşıyorduk. Annemle babam artık, “gapı, garpız, gız, alsana, versana…” demiyor, çoluk çocuk ilçede edindiğimiz deneyimleri köyümüze de taşıyorduk. Bu “mahalle baskısı” değildi; gerçek eğitimcilerin evlerden köylere dek uzanan altın ellerinin; akılcı, bilimi, sanatı içselleştiren dik duruşlarının yansımasıydı.

     Sonra başkente taşındık; bir buçuk odalı gecekondumuzun çevresinde, yurdun başka yerlerinden gelen komşularımız vardı. Komşular arası etkileşim burada da sürüyordu; ama eğitimcilerin elinin uzanmadığı bir yaşamı arkada bırakanlarla farkında olmadan eğitilenlerin yaşama biçimlerindeki ayrımlar açıkça belli oluyordu. Büyük bir sıkıntı içinde olmamıza karşın, annemin konuşmasının, giyim kuşamının, kapı komşumuz olan bir teyzeyi (adını unuttum), nasıl değiştirdiğini yıllar sonra daha iyi anladım.

     Bu komşu, mahallede bizden eskiydi; bir komyeneti bile doldurmayan eşyamız indirilirken bir tepsi dolusu kete ve bir sürahi ayranla gelmiş, kollarını sıvayıp işe girişmiş, yerleşmemize yardım etmişti. O günü benim için unutulmaz yapan, “Annemin nasılsınız?” sorusuna verdiği yanıttı:

     “Biz eyiyiz; sen nasılsınız?”

    Annemin, komşuyu incitmemek için gülmediğini, daha doğrusu gülmemek için kendini zorladığını düşünüyorum şimdi. Bu komşuyla öyle içli dışlı olduk ki annem ondan yeni örgü, dantel, oya modelleri öğrendi; o annemden başka şeyler… Çarşıya, pazara, sinemaya, doktora birlikte gittiler; birlikte tencereler dolusu yaprak sardılar, erişte kestiler, turşu kurdular… Hiç iğrenmeden iki evin çamaşırını birlikte yıkadılar; bayram temizliğini birlikte yaptılar; birlikte soba kurdular; kim hastaysa öteki ona çorba taşıdı; biz çocuklar hangi kapısı açıkça oraya dalıp reçelli ekmeklerimizi alıp oyunlarımızı sürdürdük. Kısacası kim neyi daha iyi yapıyorsa öteki iyi yapılanı öğrendi. Bu etkileşim yalnız iki ev arasında değildi; koskoca bir mahalle koşullarımızın zorluğuna aldırmadan, yaşamı her şeyiyle paylaşıyorduk. Şimdiki İstanbul Valisinin ailesi de duvar duvara komşumuzdu. Vali Bey, artık bu dünyada olmayan annemin elinden çok ekmek yemiş, çok su içmiştir. Bilmem anımsar mı? Onca yoksunluk ve yoksulluğa karşın, yiyecek içeceğin, türlü eşyanın paylaşılması, “emanet” alınanın alındığı gibi geri verilmesi, boş tabaklara bir iki parça hamur işinin konması… Bunun yanı sıra (tekil birtakım olayların, oluşumların, tartışmaların dışında) yeniliklerin yadırganmaması, kıskanılmaması, hepimizi tepeden tırnağa değiştiriyordu. Zorluk nedir biliyor; yıkayıp yıkayıp giydiklerimizden, sık sık makarna yemekten, bileti sudan ucuz sinemaya ayda bir gitmekten ya da hiç gidememekten utanmıyor, kendimizi saklamıyorduk. İçimiz dışımız birdi. Birine iyilik, yardım yapılacaksa, gözüne sokmuyor, kırk kapıda övünmüyor; “sadaka”yı davul zurna çalarak vermiyor, verenlerden almıyorduk. Utanmayı bildiğimiz gibi, kınamayı da biliyorduk.

     Yıllar önce yitirdiğimiz komşu teyze, artık “Sen nasılsınız, eyiyim” demiyor; ağzından kaçan yanlış söz ya da sövgüler için kıkır kıkır gülüyor, ara ara o bizi düzeltiyordu.

     Bunu yaparken hiçbir siyasal oluşumu ayırmıyorum; hangi siyasal oluşumun üyesi, önderi olursa olsun, hiç kimsenin dilinin ucuna geleni söyleyiverme yetkisi olmadığını düşünüyorum. Başkalarını yuhalatmanın, argo ve senlibenli sözcüklerle karşıtlarını aşağılamanın düşünce özgürlüğü ile bağını kuramamanın sıkıntısını yaşıyorum.

     Yine görünmeyen eller etkiliydi, onlar biz çocukların öğretmenleriydi.

     Bu kadar sözü niye mi sıraladım?

     O cumhuriyet öğretmenlerini ve onların aklının uzandığı insanları, yaşamı özlediğim için… Bunları bana Başbakan Erdoğan’ın yaptığı kimi açıklamalar düşündürdü.


     Sayın Başbakanın, bir muhalefet önderine “Bana sen diyemezsin” derken, aynı tümcenin bir yerinde, aynı kişiye “sana” demesi ilginçtir. Üstelik Sayın Başbakan, yıllardır herkese “sen” biçemiyle seslenmiyor mu?

     Tıpkı komşu teyzemin “Sen nasılsınız” demesi gibi bir çelişki…

     “Otur oturduğun yerde” derken, seslendiği kişiye “sen” diyor.

     Diyebilir; içtenlikli söylüyorsa, hoş görülebilir de… Ancak eleştiride ölçüyü en ince ayrıntılarına dek gözetmesi gereken orunlardan birinin sahibidir kendisi. Örnek olmalı, sonra eleştirmelidir.

     “AKP” diyenlere tepkisi de şaşırtıcı…

     Bir kısaltmayı doğru söylemek “edepsizlik” olamaz ki… Resmi TDK’nin, Başbakanı doğrulaması da bilimsel değil, siyasal bir davranıştır. Şimdiki TDK, Başbakanlığa bağlı bir devlet dairesidir. “Edepsizlik” yapamaz. Kısaltma kurallarını değiştirir, kendini değiştiremez…

     Sözü şuraya getirmek istiyorum; tepeden tırnağa bir dil sorunu yaşıyoruz. Sorun dilde değil, kullananlarda… Politikacılar, sanatçılar, basın yayın… Aklınıza kim ve hangi kurum gelirse… Meclis TV’yi izleyin, görün… Vekillerimiz “leh”te mi “aleyh”te mi konuşuyor; inanın çoğunca belli değil…

     O zaman anlıyorsunuz; Türkçenin eğitim ve öğretiminin çoktan battığını, o güzel öğretmenlerin çoktan bizi bıraktığını…

     Durum böyleyken bir de “Türk” kavramı, “Türkçenin resmi dil olması öyle bir tartışılıyor ki… Evlere şenlik… Tartışan kim; birtakım çokbilmişler, “cahil” demeye dilim varmasa da söyleyeceğim, bilgi eksiği içindeki politikacılar…

     Bu konuya ilişkin de yazacağım. Bir önceki yazımdan sonra çok ara verdim; bu kez elimi çabuk tutacağım.

     Hoşça kalın!
SEVGİ ÖZEL, 12 Haziran 2009 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder