3 Aralık 2012 Pazartesi

Neden Hâlâ Kadının Örtüsünü Tartışıyoruz?

     Bizde; futbolcunun, şarkıcı, türkücünün, dizi oyuncusunun ne yaptığı, ne yediği, ne giydiği, kiminle aşk yaşadığı, evini nasıl döşediği, kime kızıp kimi sevdiği, kime sövdüğü, günde kaç kez içini boşalttığı haberdir. TV’lerde “Flaş… Flaş!” diye duyurulur.

     Ülkemizde bunların dışında basın yayınca “star” koltuğundan indirilmeyen başka yıldızlar da bulunmaktadır. TV’de hangi kanalı açsanız, bunlardan birini görürsünüz.

     Gerçekten akılcı, bilgiye dayalı verilerle güzel konuşanları TV’lerde pek sık göremeyiz. Bu kişiler “karşıt” görüşlü kişiler olarak TV izlencelerine teker teker çağrılır; karşılarına basın yayının, edebiyat dünyasının ve başka alanların “en sivri dilli, lafebesi star”ları dizilir. Bunlar TV yapımcıları için “gerçek star”lardır; çünkü yayımlanan izlence, bunların sivri çıkışlarıyla “reyting” sıralamasına girer. Oo, bir de kavga çıkmışsa, yeme de yanında yat… Çünkü bir TV’deki kavga ya da ateşli tartışma orda kalmaz hemen öteki TV’lerle gazetelere de yansır.

     Kimi TV yapımcıları, çoğunca izlencelerin pek “tarafsız” sunucularıdır. Bir kişinin karşısına, karşıtı diye üç kişi çıkarmak ya da hiçbir TV’cinin susturamadığı birini oturtmak “demokrasiye katkı” içindir. Ne ki TV’lerdeki bu yöntem eleştirilemez; eleştirenler “asla” demokrat değildir.

     Ağzına geleni söylemekle düşünce aktarmak arasındaki farkın ne olduğunu, bizim TV’lerdeki türlü konuların tartışıldığı izlencelerde açık seçik görebiliyoruz. Bu izlencelerin her biri özellikle iletişim fakültelerinde örnek olarak kullanılabilir. Öyleyse biz de ne demek istediğimizi örnekleyelim: Konu, bize göre siyasal simge olan “türban” ya da Bayan Ilıcak’ın söylediği gibi başörtüsü olsun…

     Bir izlence… Konuşmacılar aşağı yukarı aynı… Hepsi bugün bu kanalda, yarın ötekinde… Değişmez konuksa Bayan Nazlı Ilıcak…

     Değişmez konuk yıllardır aynı şeyleri söylüyor. Siyasal simgeye dönüşen türbanla geleneksel olanı eşitleme çabasında… Onun durduğu yerden, başbakanın, cumhurbaşkanının, bakanların uçağından (ya da yakınından) görünen bu olduğu için ezberlediği şarkıyı beğenenler çok olmalı ki, Bayan Ilıcak değişmez TV konuğu…

     Bayan Ilıcak İstanbul’da yaşar. Güzel bir kadındır; bu yaşında bile ağız burun, saç baş yerli yerindedir. Eh, iyi de giyinir; şık giysileri, değişik takıları “Türk malı” mıdır, bilemeyiz. Ağzı iyi laf yapar. Nezleli sesiyle konuşmaya başlayınca en deneyimli TV’ci bile onu susturmaz. Türban dışında da her alanda uzman gibidir; her soruya yanıtı hazırdır; aynı şeyleri, aynı sıralama içinde aktarır. Ona göre başını örten kadınların/genç kızların tümü bunu “inancı gereği” özgür istenciyle yapmaktadır. 8-14 yaşındaki minicik kızları bile aynı halkanın içine alır; minicik kızlar analarından görüp özgür istençleriyle örtünmektedir. Oysa 18 yaş altındakiler velisi olmadan hiçbir yerde bir yükümlülük altına giremezler; örneğin hukuksal hiçbir belgeyi imzalayamaz, gece sokağa çıkamaz, taşınmaz alıp satamaz, okul etkinlikleri dışında hiçbir seçimde oy kullanamazlar. Ama başlarını örtmeye gelince özgür istenç pat diye çalışır.

     Bayan Ilıcak acaba bir otobüsle, İstanbul’a çok uzak bir yere giderken yanına oturan türbanlı bir kadınla söyleşmemiş midir? Kadınların çoğunun eş, baba, erkek kardeş baskısıyla örtündüklerini, çevrelerine bakarak modaya dönüşen örtünme biçimini yeğlediklerini kendi ağızlarından duymuş mudur?

     Bayan Erdoğan’ın ya da Bayan Gül’ün örtüsünü savunurken birinin abi baskısıyla, ötekinin çocuk yaşta evlendirilip örtü altına sokulduğuna neden değinmez? Bayan Gül’ün, örtüsü nedeniyle üniversiteye giremediğini “kadın hakkı” olarak savunurken onun okuldan alınıp kendisinden epeyce büyük Bay Gül’le nikâh masasına oturtulduğunu niye söylemez? Kendi kızı yurtdışında özgürce okuyup yaşayan Başbakana, bunun “adil” olup olmadığını niye sormaz?

     Pek çok (onlarca) genç kızla, başı örtülü kadınla konuştum. Pek çok üniversiteli kızdan yalnızca bir ikisi, kendi isteğiyle örtündüğünü söyledi. Evleri temizlemeye giden, çocuk bakan, pazarda, yolculuklarda konuştuğum, kimisiyle zaman içinde arkadaşlık kurduğum, uzaktan bakıp onlar adına büyük büyük laf edenlerin tersine, sorun ve sevinçlerini paylaştığım bu kadınların şöyle açıklamaları vardı:

     “Bizim mahalle çok dedikoducu… Herkes böyle örtünmeye başladı. Onlar gibi yapmasam, laf ederler… Babam, halanın kızı gibi örtün, diyor… Kocam, eltim gibi örtünmemi istiyor… Kocama itiraz ettim, başbakanın karısı bile nasıl örtünüyor, dedi. Bu örtüyü kendim almadım, geçende mahallede dağıttılar…”

     İnanın bu ve benzeri açıklamaları sayamayacağım kadar çok duydum. Seçim dönemlerinde çuvallarla örtü dağıtıldığını gözlerimle gördüm.

     Konuştuğum kadın ve üniversiteli kızların hepsine “örtünmemeyi” ister miydin, diye de sordum; çoğu fısıldayarak “Evet” dedi. Pek azı, alıştığı yaşamı benimsediği için kararsızdı. Çünkü yaşadığı yer ve ailesi, onlar için doğallıkla öncelikliydi.

     İşte, kendi ülkesinde hemcinslerine tepeden, çok çok uzaklardan bakarak onları savunduğunu sananların yarattığı görüntü…

     Bayan Ilıcak’a sokağa çıkmasını ama evinin bulunduğu sokağa değil; evinin çok çok uzağındaki sokaklara çıkmasını öneririz.

     Yedi sekiz yıl öncesine değin gecekondularda, kasaba ve köylerdeki kadınlar şimdiki gibi mi örtünüyordu? Kadınlar, başörtüsünün altındaki takke gibi şeyi, geleneksel örtüsünün altında kullanıyorlar mıydı? Örtünme biçimi, bütün kadınlarda şimdiki gibi “tek tip” miydi? Kadınlar geleneksel örtülerini şimdiki türbanlılar gibi parlak şeylerle, taşlarla süsleyerek dikkat çekici bir görüntü yaratıyorlar mıydı? Geleneksel biçimde örtünen yaşlı başlı kadınların bile alınlarından bir tutam saç görünmüyor muydu? Sekiz on yıl öncesinde geleneksel biçimde örtünen kadınların tek tip “tesettür” pardösüleri, tunikleri var mıydı?

     Çevre/aile baskısı, çevresel etkileşim, özellikle siyasetçilerle toplumun gözü önündeki kişilerin eşleriyle siyasal simgeye dönüşmüş olan türbanı yaygınlaştırmaktadır.

     Sorunu hak ve özgürlükler açısından açıklamaya çalışanların, kadınların geleneksel örtüsünün biçimini ve anlamını, özellikle, belli bir amaçla bozduklarına inanıyorum!

     Bugün kadınlara özgür istençlerini kullanabilecekleri eğitimi verebiliyor muyuz?

     Eğitimsiz bırakılan, sekiz yıllık zorunlu eğitimden bile yoksun bırakıldığını bildiğimiz, ailenin bütün sorunlarını yüklediğimiz kadınların, başörtüsünden başka sorunu yok mu?

     “Namus” ya da “töre” adına öldürülen, diri diri gömülen; pencereden baktı, komşu oğluyla konuştu diye acımasızca dövülen; çocuk yaşta dedesi yerindeki adamların koynuna atılan; en yakınlarının “tecavüzüne” uğrayan; 12-13 yaşında doğuran; sokakta, işinde taciz edilen; siyasette biblo yerine kullanılan; birçok alanda erkeklerden daha başarılıyken sigortasız çalıştırılan ve az para verilen kadınların tek sorunu başörtüsü olsaydı keşke… Ama sorun geleneksel başörtüsü değil, siyasallaşan tek tip türbandır!

     Bayan Ilıcak gibi düşünenlere anımsatmak isteriz; kadının gerçek sorunu eğitimdir; kadını örtünmeye zorlayan toplumun gerçek sorunu eğitimsiz bırakılmasıdır. Siyasetin dolduruşuna gelmeyecek olan eğitimli kadın, örtünmeye ya da örtünmemeye kendi karar verir. Örtünecekse örtüsüyle nerede duracağına, nasıl bir seçim yapacağına kendisi karar verir! Başındakinin geleneksel örtü mü, siyasallaşan türban mı olduğunu bilir; örtüsünün, laik bir ülkenin temel kurallarıyla çelişip çelişmediğini kendi aklıyla görür! Bilgisiz siyasetçilerin, aya güneşe göre yön belirleyen aydınımsıların savunmasına hiç gereksinim duymaz!

     Eğitimli kadın yerini bilirse, hiç kimse onun avukatı kesilmez! O, özgür istenciyle gümbür gümbür kendisi konuşur! O zaman Bayan Ilıcak’a ve onun gibi düşünenlere de TV’lerde, alanlarda yer açılır mı, açılmaz mı, bilemeyiz!
SEVGİ ÖZEL, 15 Şubat 2010 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder