3 Aralık 2012 Pazartesi

Masal: AÇILIMİSTAN’DAN MANZARALAR

     Masalların ülkesi yoktur; bu nedenle bu masaldaki olaylar kuyruklu yalan; kişiler de kendi masalına inanmaktan başka umarı olmayan düşsel varlıklardır.
* * *  
     “Evvel zaman içinde…” Böyle başlasak da masalımız öyle pek eskilere gitmiyor. Yeni de sayılmaz… Uyduran uydurmuş işte… Başka masalcıların yalancısıyız…

     Masalımız… Üç yanı denizlerle çevrili olmayan, birkaç mevsimi yakın aralıklarla yaşamayan, ormanlarına balta girmemiş, ırmakları kirlenip kurumamış, dağlarındaki kekiklerin köküne kibrit suyu değmemiş, sebzesi meyvesi hormonsuz, içme suları mikropsuz, çocukları mutlu, ana babaları kaygısız, politikacısı kaygılı, aydınları aymayan bir ülkede geçiyormuş. Açılımistan… Evet, bir masal ülkesinin adı buymuş…

     (Hukukun...
     Ey sevgili masal okuyucusu, “hangi masal ülkesinde o dediğin, neydi? Hukuk… Hangi masalda o dediğinden var ki Açılımistan’da olsun… İşte suya sabuna dokunmayanların masalı sana; otur oku… Okuyanı dinle, nene gerek hukuk mukuk… Sok dilini ağzına!
     Neyse… Masalımıza dönelim…)

     Açılımistan denen masal ülkesinde ülkenin de halkın da her yanı, her yeri açıktaymış. Ohhh, püfür püfür… Halkın okumuşu okumamışı aşırı özgürlükten boğulmak üzereymiş; burunlarına dek özgürlüklere battıklarından artık çocuklara Özgür demiyorlarmış. Gün gelir, Özgür de Hürriyet de ad olmaktan öte geçmez olursa, ne halt ederiz, diye düşünmüyorlarmış.

     Halk öylesine bunaltıcı bir sevgi çemberi içindeymiş ki; kızlara da “Sevgi” demez olmuşlar; “Sude”ler, “Sümeyye”ler (adlarıyla yaşasınlar), çoğalmaya başlamış.

     Dedik ya; mutluluğun çeşmelerden, refahın cüzdanlardan fışkıramadığı, fışkırıyor sanıldığı bir masal ülkesindeyiz. Masal ülkemizin padişahı sık sık “Ya Allah bismillah… Hamdolsun, hiçbir kötülük bize değmez!” diye kükrermiş. Ama ne kükreme… O kükredikçe halk, “Hayırlara vesile olsun inşallah!” diye aval aval bakınır dururmuş.

     Padişah bu… Koskoca Açılımistan padişahı… Adı büyük… Namı almış yürümüş…

     Öyle az buzla yetinir mi? Oturduğu yerde oturur mu? Bir yediğini bir daha yer, bir bindiğine bir daha biner mi? Başka masalların padişahlarına fark ata ata bildiğini okuyormuş.

     Başka masalcıların yalancısıyız…

     Padişahımız kendine ve saray çevresine eliyle, sevgiden ve özgürlükten bunalan halka karşı da diliyle pek cömertmiş. Kendisi kirazın topunu, halk çöpünü yerken, “İdareli olun!” diyerek gülüyor, “kirazın çöpünü bulamayan başka masal ülkeleri de var… Afiyet olsun, ot çöp, ne bulursanız yiyin işte” diyormuş.

     Halk o ne derse kös kös, ne verirse gıdım gıdım yiyormuş.

     Padişahımızın başı büyük ya, eee derdi tasası da büyük olacakmış elbet…

     Uçan halı meraklısıymış; birinde poposu yer etmeden ötekini istermiş.

     Uçan halısının yıpranmasından korktuğu için yedekler dururmuş. Çünkü her uçuşta torun torba, eş dost kim varsa doluşturmakta, her dediğine kafa sallayacak yalakaları uçan halısının göbeğine oturtmakta, yalakalık yapmayanları aşağı atmakta, canı sıkıldıkça masal içinde masal yaratarak onu eğlendiren soytarılarını hiç unutmamaktaymış.

     Her padişahın çekemeyeni de olur… Olmaz mı?

     Bizim masaldaki padişahın da varmış. Çekememezlik almış yürümüş.

     Mal mülk deseniz, var. Hem de nasıl! Kararlılık deseniz; sapına kadar! Ses deseniz gümbür gümbür! Bir konuştu mu kimileri mani söylediğini, kimileri ilahi okuduğunu sanırmış. Boy deseniz onda, yakışıklılık deseniz…

     Masalımızın en az bilinen yanı bu…

     Padişah uçan halısından inmiyormuş; indi mi de etrafında insandan duvar örüldüğü için kimse boyundan başka yanını göremiyormuş. Masal ülkesinin bir kısmı uzaktan şöyle böyle gördüğü padişahın kime, neye benzediğini kestiremiyor, kimi “Sarışındı…” kimi “Esmerdi…” diyormuş. Ağzı nokta gibi, gözleri iri iri diyen de varmış. Ağzı nokta gibi olsa durmadan kızar kükrer mi, gözleri iri iri olsa bizi görmez mi, diyen de…

     Padişahın umurunda değilmiş; çekemeyenlerin ve halkın ne dediği ne demediği…

     Onun derdi başkaymış. Onu çekemeyenleri biliyormuş. Hem de bir bir… Uçan halısından bakınca bile görüyormuş onları. İplemez görünüyormuş; ama için için hırsından köpürüyormuş. Ne yapsam da bu kıskançları kıçüstü oturtsam diye düşünüp duruyormuş.

     Bir gün, “Buldum, bildim…” çığlıkları atarak tatlı uykusundan uyanmış.

     (Ne bulmuş, neyi bilmiş...
     Sus da bekle sevgili okuyucu! Dokuz ay ananın karnında nasıl durdun? Onca zammı zummu yiyip de sesini çıkarıyor musun ki… Masalı olmadık yerinde kesiyorsun! Bekle!
     Durmadan araya girersen, masal masal mangadak, der susarım bak!)

     Padişahımızın bir değil birçok akıl hocası varmış. Kimi yerli, kimi uzaktan hısım… Uzak hısımların dilleri ayrı da olsa bizimki bütün dünya ile barışıkmış. Uçan halının birinden iniyor ötekine biniyormuş. Eee, akıllı bir adam sonuçta… Halısıyla uça uça uzak hısımların dilinden de üç beş söz kapmış. Yanlış da vurgulasa o, “Enno etinumi!” dedikçe masal ülkemiz alkıştan yıkılır, “Vay be, analar neler doğuruyor” çığlıkları atılırmış.

     Neyse…

     Akıl hocaları, onun ne yapmak istediğini duyunca, “Padişahım haklısın! Devletlümüz siz her daim haklısınız!” demişler. Zaten akıl hocaları sabah akşam aynı sözleri yineledikleri için hep birlikte sık sık böyle bağırırlarmış.

     Padişah, Açılımistan’da açılım yapmak istiyormuş. Akıl hocaları, “Büyük buluş! Büyük buluş! Padişahım çok yaşa!” diye önünde eğilmişler.

     “Yapacağım! Mutlaka yapacağım!” diye zıp zıp zıplıyormuş. Tabii akıl hocaları da onunla birlikte…

     “Tez bana şarkıcı türkücü, davulcu zurnacı, oyuncu moyuncu… Memleketi eğlendiren, güldüren ne kadar kadın erkek varsa toplayın getirin” buyurmuş.

     Akıl hocalarının en keli, “Padişahım onlar kendilerine sanatçı diyorlar” diye araya girmek istemiş.

     Padişah, “Biz de öyle diyelim hocammm!” diye kıs kıs gülmüş.

     Akıl hocası bu kez, “Nereye toplayalım padişahım” diye sormaz mı?

     Padişah kötü kötü bakmış. “Benden önceki padişahlar bu işleri nerede yapıyordu? Sarayda… Biz çayırda mı yapacağız? Bunlar kuzu mu, güreşçi mi, bre gafil!” diye bağırmış.

     İyi yürekli kel hoca işini biliyormuş. Dört bir yana haber salmış; küçük sarayın en küçük salonunu hazırlatmış. Neden küçük salon derseniz, çağırmadıklarına yer kıtlığı bahanesi uydurulacakmış. Padişah bu hileyi çok beğenmiş; akıl hocasının omzunu okşamış, yanağından makas almış.

     Akıl hocasının sevinçten ağzı gözü kaymış.

     Beklenen gün gelmiş. Açılımistan o gün en şenlikli günlerinden birini yaşamış.

     Küçük sarayın küçük salonu allım yeşillim olmuş. Şarkıcı türkücü, davulcu zurnacı, oyuncu moyuncu… Memleketi eğlendiren ne kadar kadın erkek varsa ırmaklar gibi akıp gelmiş. Sarayın kapısına faytonların biri yaklaşmış, öteki uzaklaşmış. Faytonlardan inenler sevinçten konuşamıyor; ama ciddi bir yüz ifadesi takınarak bu sevinci perdeliyorlarmış.

     Padişah soru sorarsa sesim iyi çıksın diye boğazını ısıtanlar; zurnasını parlatanlar; gözünün dudağının boyasını tazeleyenler; niye çağrıldığını bilemediği için yanındakinin ağzını yoklayanlar… Salon kıpır kıpırmış. Sesler birbirine karışıyor, keskin kokular yarışıyormuş. Birden sesler kesilmiş, bıçak keskinliğindeki sessizlik memleketi eğlendiren ne kadar kadın erkek varsa, hepsinin ağzından girip kulaklarından çıkmış. Artık isteseler de konuşamazlarmış. Memleketi eğlendiren sesler buhar, akıllar kuş olup uçmuş…

     İçinde haram madde olduğu için kokulardan hiç hoşlanmayan padişah sonunda lönk lönk yürüyüşüyle gelmiş. Heybetinden masalar, sandalyeler sallanmış. Memleketi eğlendiren ne kadar kadın erkek varsa hepsi gürp diye ayağa kalkmış. Padişah, heyecanlarını yatıştırmak için kiminin elini tutmuş, kiminin saçını, kiminin omzunu okşamış. Kimse onun gözlerinin içine bakamıyormuş.

     Saraya gelmeden önce “Padişaha şunu diyecem, bunu diyecem” diye cıvıl cıvıl ötenler, özgürlüğün boğucu etkisinden olacak, ağzını bile açamamış. Ağzını açanlar, ağzını havaya açtığının ayrımında bile değilmiş. Öyle derin, öyle tarihsel bir an yaşanıyormuş ki… Memleketi eğlendiren, her fırsatta her konuda zırt pırt konuşan bir salon dolusu kadınla erkek, başka masallarda canavarları, devleri korkutan kahramanları hiç anımsamamış; çoğu dut yemiş bülbüller gibiymiş.

     Padişah alaycı bir yüzle konuşuk olsun diye konuşanları dinler görünmüş; ooo… Birilerinin isteklerinin arkası kesilmiyormuş. Hep bana, hep bana…

     Padişah, kim söylerse söylesin, kim eylerse eylesin, bu “Rabbena hep bana” tavrından hiç hoşlanmazmış. Çünkü bu onun duasıymış, ona özgüymüş. İçinden kalayı basıyormuş. “Nasıl olur da beş on şarkıdan başka becerisi olmayan şu kadın… Şu kürek dilli adam… Benden istekte bulunur…” diyormuş; ama renk vermemeye çalışıyormuş.

     Tuzu kuru padişah; hepsinin tuzu kendi tuzu kadar kuru olan erkeklerle kadınlar bir an önce başından gitsinler diye konuşma cesareti gösterenlere, “Tamam tamam…” demiş; ama konuşma cesareti gösteremeyenleri daha çok sevmiş.

     Halk, sarayın en küçük salonunda büyük insanların niçin toplandığını merak etmiş. Birkaç saat sonra ne merak kalmış ne başka şey… Özgürlükten, sevgiden, ilgiden bunalan; özgürlük, sevgi, ilgi sarhoşluğuyla cüzdanına bakamayan, baksa da hiçbir şey göremeyen halk, padişahın bir bildiği var diyormuş. Memleketi eğlendiren ne kadar kadın erkek varsa, onların çoğu da şaşkınmış. Niye çağrıldılar; niye sevmedikleri öteberiyi yemek zorunda bırakıldılar… Buncacık bir buluşma için durup dururken niye cici bici giysiler aldılar… Niye kilolarca koku süründüler; niye söyleyemeyeceklerini karınlarında sakladılar… Niye kolayca sahiplendikleri postun şanına yaraşır olamadılar… Hepsinin kafasında sorular uçuşuyormuş; ama padişahın bir bildiği var diyerek hepsi göz süzüyor, çoğu yavan yavan gülümsüyormuş.

     Gerçekten Açılımistan’ın padişahı her şeyi bilirmiş. Baklava, kimin kulak memesi yumuşaklığındaki hamurdan açılır; bebelerin ve onu çekemeyenlerin gazı nasıl çıkarılır; gazoza karbonat, yasalara lastik gibi yorumlar niye katılır; yeraltı ve üstü zenginliklerinin satışı hangi mevsimde yapılır; ülke sorunları niçin uçan halıyla okyanus ötesine taşınır; turfanda yiyecek insanın neresini kaşındırır; gecelik niye giyilir pijama altı ne zaman çıkarılır; çiçeklerin toprağı ne zaman değiştirilir… Maçası sıkan sorabilirse sorsunmuş…

     Kimse onun gözlerinin içine bakamazmış ki bir şey sorabilsin…

     Sarayın küçük salonunda yapılan toplantının bir yararı olmuş; uçan halısından inmeyen padişahı hiç değilse memleketi eğlendirenlerin bir kısmı yakından görmüş. Bir kısmı gördüğünü sanmış. Bu nedenle olacak padişahın nasıl biri olduğunu soranlara verilen yanıt türlü türlüymüş. Kimi onu lombak gözlü, kavak gibi… Kimi klark çeken… Kimi kırtipil… Kimi bitirim… Kimi gerçek bir padişah… Kimi matrak… Kimi Tanrının bir lütfu diye… Evet, her konuşan başka bir şey söylemiş…

     Peki, padişahımız kel kafalı akıl hocasına ne yorum yapmış?
                                                      - SON DEĞİL -
     Masal sevilmez mi? Masalımız uzun ve yorucu; okurların çoğu çoktan uykuya daldı. Kimi esniyor. Açılımistan’ın masalı tükenir mi? Ayakta uyuyanların ülkesi Açılımistan’da daha ne masallar var, ohooo… Sözümüz söz! Arkası gelecek… Yakında…

SEVGİ ÖZEL, 2 Nisan 2010 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder