3 Aralık 2012 Pazartesi

Kadınlara Sesleniş...

     Koca, sevgili, baba, kardeş dayağıyla aşağılanan, çocuklarının gözü önünde can veren, bebeleri öksüz kalan bütün kadınları içim yanarak anıyorum.

     Bu kez öykücü kimliğime yaslanacağım. Çünkü kadınlarımızın çoğu acı yüklü ya da sonu acı biten öykülerin kahramanı… Kahraman olduklarını bilmeyen kahramanlar… Nâzım Hikmet,
“Kadınlarımızın yüzü acılarımızın kitabıdır
acılarımız, ayıplarımız ve döktüğümüz kan
karasabanlar gibi çizer kadınların yüzünü”
diyor.

     Kadınlarımızın çoğunun öyküsü birbirine benziyor. Çoğumuza hiç yabancı olmayan öyküler…

     Genç bir kadın... Adı, kaşı gözü, nereli olduğu önemli değil… Mahalle terzisi. Çok yaratıcı… Sümerbank basmalarının üstündeki çiçeklerle yarışan giysiler dikiyor. Ortaokulun ikinci sınıfındayken parmağına yüzük takılıyor. 14’üne yeni girmiş… O yaz arkadaşları karne alırken o gerdek odasında… Korkuyor, ürküyor… Yaşı otuza yakın damat hoyrat… Minik kızı zorluyor, horluyor… Geceden başlayan şiddet, gün ışıyana dek sürüyor… Önce daha kocası bile olamamış kocadan, sonra daha kaynanası bile olamamış kaynanadan… Sözler, tokatlardan, yumruklardan daha ağır, daha can yakıcı… Kimin artığısın? Kimin koynuna girdin?

     Ertesi sabah babaevi de ayakta; babayla erkek kardeşler durur mu? Küçük gelin tanınmaz durumda… Bu karabasan, bir komşunun araya girmesiyle biter gibi oluyor. Analar babalar; amcalar dayılar, halalar teyzelerden oluşan bekâret sorgulama korosu hastaneye yürüyor. Küçük gelin küçüldükçe küçülmüş; başı yerde…

     Daha yirmi dört saat önce istemeden giydiği gelinlikle aynada kendini beğenmişken… Başına gelenleri anlamış değil… İnsanlığını ve meslek onurunu özenle koruyan doktor, bu iğrenç kalabalığın yüzüne tükürüyor… Yağmur yağıyor sanıyorlar; rapor temiz ya… İlk gece başlayan şiddet, ertesi gece erkekliğini kanıtlayan damadın utkusuyla bitmiyor…

     Kızımız artık, evin büyük oğlunun karısı… Otur, kalk, pişir, yıka; olmadı; kötek… O, evlilik denen şeyin böyle olduğunu sanıyor. Anacığını hep yaralı bereli, kodum mu oturtan babasını da güçlü erkek gördüğü için…

     15’inde ilk kızı, 17’de ikinciyi doğuyor. 19’unda yine gebe, kaynanası evi kıncıkla dolduracak diye diye dolanıyor; kızcağız aylarca düşünde ikiz, üçüz kızlar doğuruyor; aylarca uyumaya korkuyor. Mahalle ebesi, “Oğlan” der demez, günlerce sürecek bir uykuya dalıyor. Uzatmayalım…

     Kocası onu terk edip gittikten bir süre sonra anladık; yüzü gözü morarmıyor, beli, kolu ağrımıyor, ağlamaklı yüzle bakmıyor; daha güzel giysiler dikiyor; dahası düzgün dişlerini göstere göstere gülebiliyordu. Kapıya, sandalyeye çarpma; merdivenden düşme yalanları bitmişti. Şiddet bitmişti; ama o bu kez başka saldırılarla baş etmek zorundaydı. Gençti, güzeldi; dul kadındı; pencereden baksa suç, bakkala gitse ayıp…

     Gittiği yerlerde aradığını bulamayan, giderken elde avuçta kalanı da götüren koca bir gün döndü. Cep delik, cepken delikti; ama eli ve dili daha ağırlaşmıştı. Genç kadın artık sağ elini ve kolunu unuttu. Dikiş makinesi sustu; tek eliyle bu öküze yem hazırlıyor.
* * *
     Bu kez kahramanımız bir şarkıcı… O yıllarda bütün ünlü şarkıcılardan nefret ediyordu. Onun sesi de yüzü de ünlü olanlardan daha güzeldi; ama nedense o ünlü olamıyordu. Gazino dediği yer, izbe bir pavyondu; gece geç saatte gidiyor, gün ışırken dönüyordu.

     Çocuk yaşta evlendirilmiş; önce babanın, sonra kıskançlığı hastalık ölçüsüne varan kocanın dayağına dayanamamıştı; çocuğu yoktu; olmamıştı; kusurun kimde olduğunu da bilmiyordu. Kısırsın suçlaması, dayakla birleşince, iki odalı sığınağı tutukevine dönmüştü; babaevine de alınmayınca yaşadığı evden ve ilçeden kaçmıştı.

     “Bu hayatı bile isteye seçtim; istesem hizmetçilik yapabilirdim; ama hiç başka iş aramadım; doğruca bir pavyona gittim; ilk günden iş tuttum. Namus mu, alın size namus” diyordu; genç ve cahildi; yerlere saçtığı yaşamını, arkada kalan erkeklerin namusu sanıyordu. Hiç pişman değildi. Oh, herkesten öcünü almıştı; şimdi onu kullananlara ne yapacağını bilmiyordu. Parasız, sağlıksız… Umarsızdı; kimsesizler gömütlüğünde huzur buldu mu; bilemeyiz.
* * *
     Bir öykücük daha… Öksüz yetim, genç kadın, kendinden çok yaşlı ama varlıklı bir adama verilir… İmam nikâhıyla… Adamın hükümet nikâhlı karısından, bu kızdan daha büyük oğulları kızları var… Öksüz kızla yaşlı adamın bir kızları olur. Çocuk üç yaşındayken yaşlı adam, ölür. Ama ölmeden önce çocuğun kimlik sorunu kendince çözmüş; kızı, nikâhlı karısının üstüne yazdırmış; bunu da genç karısına söyleyememiştir. Bir çocukla ortada kalan, kızının baba kalıtından yararlanacağını bilmeyen genç kadın, yaşlı adamın çocuklarınca dayak kötekle evinden atılır… Acı olan evden atılmak değildir; çocuğunu da alır, onun ulaşamayacağı bir yere evlatlık verirler.

     Bu kızla adliyede tanıştım. Hem o hem anası, şiddetin en ağırını yaşamıştı. 18 yaşındaydı; üniversite öğrencisiydi; ona sahip çıkan aileyle birlikte annesini ve hakkını arıyordu. Hayal meyal anımsadığı yaşlı babasının ilk karısını bulmuştu; ama gerçek annesi bu yaşlı kadın değildi. Anasından koparıldığı günü de anımsıyordu; yerlerde sürünen bir kadının kara gözleriyle kanlar içindeki yüzünü hiç unutmamıştı. Gerçek annesini buldu mu, bilmiyoruz…
* * *
Bir de TV’lere yansıyan kadın öykülerini anımsatmak istiyorum. Bir kanalda bir gazeteci kayıpları arıyor. Evden kaçan ya da kaçırılanlar arasında erkekler de var; ama çoğu 14-16 yaşındaki kızlar ya da çocuk yaşta evlendirilip şiddete dayanamayan gencecik kadınlar. İlginçtir; kaçan ya da kaçırılan kızların çoğu muhafazakâr olan, eğitim ve gelir düzeyi düşük ailelerden; ekrandaki fotoğraflarda kızların hemen hepsi örtülü…

     Gazeteci, karısı kaçan genç adama ya da kızını arayan babaya, şiddet var mıydı diye soruyor; yanıt hep aynı. Her evde olur; ara sıra bir iki vurmuşluğumuz var. Gazetecinin ulaştığı kaçakların çoğu, şiddet gördüğünü, istemeden evlendirildiğini ya da evlendirileceğini söylüyor. Kimi kaçaklarsa çağlayken çatlamış; daha 14’ündeyken koca heriflerin peşine takılmış… Asıl neden, yaşadığı evden kurtulmak; aşk, yalan… Aşk, bilmeden içine düşürüldükleri bir kara çukur…
* * *
     Bizlere, yüzyıllarca açık açık… Kaşık düşmanı… Eksik etek, saçı uzun aklı kısa dendi; cumhuriyetten sonra rahatlar gibi olmuştuk; şimdi hortladı bu düşünce ve adlandırmalar. Her gün bir yenisi duyuluyor… Bıçaklanarak, kurşunlanarak öldürülen… Ağzı burnu dağıtılan, balkondan atılıp felç olan… Çocuklarının gözü önünde burnu, kulağı kesilen kadınların ardından üzülüyor, öfkemizi nerelere akıtacağımızı bilemiyoruz.

     Sofradaki yeri öküzümüzden sonra gelen… Sırtından sopa, karnından sıpayı eksik edilmeyecek olan. Erkeğin şeytanı… Kadınlarımız şiddet görüyor, tacize uğruyor; ama çoğu saklıyor… Erimdir döver de sever de türküsü dayanılmaz olduğunda iş işten geçiyor.

     Gözyaşı, elem… Anası gömütlükte, babası ya gömütlükte ya zindanda bebeler…

     Atalarımız iyi demiş, hoş demiş… Çok söz yalansız, çok mal haramsız olmaz; bu söz, özellikle günümüzde geçerli değil mi? Çünkü bugün, özellikle milliyetçi muhafazakâr siyasa içinde olan ve kadın erkek eşittir diyenlerin çoğu yalan söylüyor. Kimi de açık açık kadın erkek eşitliğine inanmadığını dillendirip kadını kutsal ana tahtına oturtuyor. Böyleleri çocuk yaşta kızlarla evlenmemiş mi? Dilimizde kadını aşağılayan, küçümseyen sözler var; günlük dilde ağzımızdan kaçan ya da bile bile söylediklerimiz var… Ancak dilimizde erkekleri hatta çocukları üzecek sözler de var. Sövgü, argo her dilde var; insanın olduğu her yerde, her dilde var. Olmaması olanaksız. Kadınlara ve erkeklere yönelik sevimsiz sözlerin çoğu cinselliği çağrıştırıyor; her iki cinsi de aşağılıyor.

     Kadın erkek eşitliğine gerçekten inanan, bu inancını yaşamına yansıtan, karısını kızını horlamayan; iş arkadaşını memesi poposuyla görmeyen, el ele savaşım verdiğimiz, duygu ve düşünce paylaştığımız, eşimiz, sevgilimiz, arkadaşımız olan bütün erkekleri eleştirilerimin dışında tutarak ve keşke böyle şeyler söylemek zorunda kalmasak diyerek soruyorum:

     Siz hiç kadınlara ayı ya da öküz dendiğini duydunuz mu?

     Ayının kırk türküsü var, kırkı da ahlat üstüne… Eğitmediğiniz, her açıdan doyurmadığınız dağ ayısının da bütün türküleri kadınlar üstüne. Evdeki başka, sokaktaki başka… Bu ayılar için ahlat türküsü kadının kaşı gözü, saçı başı, bacak arasıdır… Bazı öküzler kendi beceriksizliğini, yetersizliğini görmez, fiziksel açıdan üstünlüğünü kanıtlamak için kadına çocuğa takar… Kendi karısı, kızı bile doğuştan suçludur; suça eğimlidir… Pencereden baksa orospu olabilir; yüksek sesle gülse kötü yola düşebilir. Eskiden allık dudak boyası sürmek, göz alıcı şeyler giyinmek de tehlike belirtisiydi; şimdi tutucu kesimin kadınları daha çok boyanıyor, daha çok allı pullu giyiniyor; neyse…

     Kadını hep tehlike çanı gibi gören dağ ayısının gözü her daim dışardadır; fıldır fıldır döner… Fırsat buldu mu 11 -13 yaşındaki kız çocuklarının tepesine biner… Kalıp kıyafetle adam, adam olmaz; öküzse öküz kalır… Ama bunların kiminde görüntü afilidir, cennet ayısıdır böyleleri; gemi aslanıdır; çöplük horozudur… Anasının gözünde adamdır, çoğunca çevresini de buna inandırır… Başarısız oldu mu, parmağının ucu kesildi mi sızlanır… Talihim olsaydı anamdan kız doğardım, der; yetirmeye bitirmeye çalışan, dayak yiyen, ezilen, aşağılanan kadının gözünün içine baka baka…

     Okumuş yazmış, görmüş geçirmiş, acılardan süzülmüş evlerde büyümüş olsak bile, ana babaların kafasının gerisinde, ateşle barutun yan yana olmayacağı kuşkusu hep saklıdır… Yüzyıllarca, cumhuriyetten önce özellikle, “Ağustostan sonra ekilen darıdan, kocasından sonra kalkan karıdan hayır gelmez” belleniyordu. Artık kadınlar yaşamın birçok alanında çok başarılı… Ne ki bu işte bir terslik var. Kadınlar son yıllarda başarılı her erkeğin ardında bir kadın vardır sözünü çok ciddiye almaya ve arkada durmayı marifet sanmaya başladılar.

     Bakın, Memduh Şevket Esendal, hem cumhuriyet öncesini hem sonrasını yaşamış bir yazardır. Cumhuriyetten önceki öykülerinde kadınlar önce ana ve karıydı… Beslemeydi; odalıktı, karılıktı… MŞE, cumhuriyetin geleceğini besleme, odalık, cariye; salt ana, karı olmaktan kendini kurtarıp karşıcinsle eşitlemiş kadınlarda görüyordu. Öykülerini tarihsel sırasıyla okuduğunuzda evin dışına çıkıp toplumsal yaşama katılan, çalışan, direnen kadınları görürsünüz…

     Ne yazık ki kadınların çoğu hâlâ erim er olsun da yerim kaya dibi olsun, türküsü söylüyor. TV’lerdeki evlilik izlencelerinde neler neler var. Öğretmen emeklisi hatun, emekli oluncaya dek kendine sahip çıkamamış, ona sahip çıkacak, umreye götürecek adam gibi adam arıyor. Kimi kadınlar hâlâ kendilerini erkeğin bir değil birkaç adım gerisinde görüyor; bundan da rahatsız olmuyor… Ulen sizi biz doğurduk, niçin arkanızdan gelelim; demiyorlar… Diyemiyorlar… Kaşık düşmanı olmayı ya da öyle kalmayı benimsiyorlar sanki… Birileri örtün diyor, örtünüyorlar… Salonların, alanların gerisinde erkeğin arkasında duracaksın deniyor, duruyorlar… Birileri inancının gereği bu diyor; inanıyor ya da inanmış görünüp bu duruşu savunuyor, kocana göre bağla başını, harcına göre pişir aşını mantıksızlığının ardından koşuyorlar.

     Bugün iyice derinleşen sınıf farkı; kadın ve erkeğin arasını daha da açıyor… Eğitim ve gelir düzeyi düştükçe, özveri yalnızca kadına düşüyor… Eğitimsizlik ve yoksulluk önce kadınları ve çocukları vuruyor… İşsizliğin ardına sığınan gemi aslanı, çoluk çocuk, hep birlikte bozuk düzenin kurbanı olduklarının ayrımında olamıyor… Çünkü daha birey olma bilinci edinememiş; sanki onu işsiz, çocuklarını okulsuz koyan karısıymış gibi bıçağa, tabancaya sarılıyor… Kadınlar ölüyor; bebeler anasız… Bugün, sanki hiç yaşamamış gibi göçüp giden kadınları unutmadan, şiddeti nasıl önleyeceğimizi düşünüyoruz.

     Ben köyde doğdum; anam beni doğurduğunda geçim sıkıntısı olmamasına karşın, kendimi doğurdum diye, haftalarca ağlamış… Şimdi 60’ı geçtim; cumhuriyetimiz 90 yaşına yaklaştı. Atatürk Türkiyesi, kadınlar, çocuklar ve gençler üzerine kurgulanan karanlık siyasalarla geleceğe değil, geçmişe doğru yürütülüyor. Eğitim ve gelir düzeyi düşük evlerdeki kadınlar, bugün, bu çağda, kız doğurdukça karalar bağlıyor.

     İçinizi karatmak istemiyorum; ama buraya dek bu fotoğrafı bile isteye çizdim. Sanırım, bir yazar olarak, ülkesinin her sevincini her tasasını düşünen bir kadın olarak önemli ipuçları da verdim. Başta kadınlar olmak üzere, çocuklara, hatta erkeklere; kadının kadına, erkeğin erkeğe uyguladığı şiddeti nasıl önleriz?

* Laik eğitimle toplumu inancın değil, aklın, bilimin ve sanatın aydınlatmasını sağlayarak… En önemlisi ilkin, erkeği de büyütüp yetiştiren kadının kendi aklına ve düşüncesine sahip çıkarak özgürleşeceği bir eğitim sistemini bilimin olanaklarını ivedilikle kullanarak… Aklın ve bilimin egemen olduğu eğitim sistemiyle kadın ve erkeğin eşit olduğunu içselleştirerek…

* Eğitim sistemine koşut olarak hukuk sistemini de tümden yenileyerek… Bu iki alanı aynı zamanda, birlikte iyileştirerek…

* Bu iki alan iyileştirildiğinde eğitimli olan, adaletin güvencesinde olan kadın – erkek tüm yurttaşlar, yaşadıkları toplumda hiçbir çağdışılığa, hiçbir yolsuzluğa geçit vermezler. Hak ve özgürlüklerinin bilincinde olurlar; emeğin kutsallığını, kendi yaratıcılıklarını, üretkenliklerini yaşamın her alanına yansıtırlar.

     İşte bugün dört koldan hedef tahtası yapılan Mustafa Kemal Atatürk’ün temelini attığı, ilk duvarlarını yükselttiği Türkiye buydu. Bugün ne yazık ki Mustafa Kemal’in ördüğü duvarların çoğu yıkıldı; temele inmeye çalışıyorlar. Bu nedenle önce kadınlar aklını başına almalıdır; zaman daralıyor çünkü…
SEVGİ ÖZEL, 25 Ocak 2012 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder