3 Aralık 2012 Pazartesi

İktidar Benim Ne İstersem Söylerim

SUNUŞ
     2008 Mayısı ortasında ekranlara bir görüntü düştü; örtülere bürünmüş, gözleri bile görünmeyen, birörnek giyinmiş kadınlar, bir “ilköğretim okulu”nun açılışını yapan Milli Eğitim Bakanını dinliyordu. Bakan; gözleri bile görünmeyen kadınlarla ilköğretim bebelerinin bulunduğu topluluğa, “Biz, bir şeyi programa koyarız, parasını ayırır, başlar ve bitiririz. Lafla Atatürkçülük, lafla çağdaşlık olmaz. Çağdaşlık da Atatürkçülük de icraatla olur. Atatürk’ün bize gösterdiği çağdaş medeniyet seviyesinin üzerine sloganla çıkamayız” diyordu.

     Görüntü, bakanı doğrulamıyordu. Sonradan bu kadınların yöresel giysiler içinde olduğu söylense de görüntü, gözümüzün önüne başka resimler getiriyordu. Bakan Çelik, gözleri bile görünmeyen kadınların izlediği okul açılışından sonra, kuşkusuz gözleri görünen ve iyi gören; kulakları olan ve iyi duyanların doldurduğu Kütahya Belediyesi Kültür Sarayındaki “Küreselleşme Sürecinde Türkiye” konulu bir konferansa katılmıştı:


     “Bugün iyi bir dizüstü bilgisayarınız ve cep telefonunuz varsa Kanada’da oturup Singapur’daki işletmenizi idare edebilirsiniz. (…) Ekonomik olarak bugün dünyada her şey küreseldir. Hukuk, siyaset, spor ve hatta terör bile küreseldir artık. New York’taki borsada biri öksürünce İMKB’de insanlar grip oluyor. Tokyo Borsasında dalgalanma olunca burada deprem meydana geliyor. Dünya böyle bir dünya oldu. (…) Küreselleşmeyi görmezlikten gelmemiz, yok saymamız; küreselleşmenin bizi görmediği ve yok saydığı anlamına gelmez. (…) Bizim Türkiye olarak medeni dünyadan kopmak gibi bir lüksümüz olamaz. Biz eğer başımızı kuma sokarsak, bu ipekböceği politikasıdır. İpekböceği etrafına kozayı örer ve sonunda haşlanır. Türkiye yol ayrımındadır. Ulusalcı fukaralık ve içe kapanmadan mı yoksa ulusal zenginlik ve açılımdan yana mı olacağız? Buna karar vermeliyiz.”

     Bakan söylüyorsa doğruydu kuşkusuz; ABD’den birileri öksürünce, topluca grip olduğumuz çok doğruydu. Dünya değişmişti.

     “Lafla Atatürkçülük, lafla çağdaşlık olmaz”dı.

     Bu kitabın yazılış nedenlerinden biri budur; uzun zamandır sözle Atatürkçülük, çağdaşlık taslayanların iktidar olması, sabrımızın zorlandığı bir noktaya gelmiştir. İktidarı, yalnız kendisi için “hayırlara vesile olan”ların körüklediği eğitimsizlik, yoksulluk, sağlık ve hukuk sorunları taşınamaz, çekilemez boyuttadır.

    “Ulusalcı fukaralık ve içe kapanma…” Yoksulluğun, eğitimsizliğin ulusalı olur mu? Aptesinde namazında bir iktidarın bakanı söylüyorsa olur. Adamlar, iktidar bizde diyorlar. Ulusalcı fukaralık olur; her türlü kötülüğün kaynağı
“ulusallık”tır diyorlar.

     Bu kitabın yazılış nedenlerinden biri de bu anlayışın sorumsuzca at sürmesidir.

     Yıllardır; toplumun gözü önünde olan, eğitimsiz halkı etkileyen, sarsan, üzen, kandıran kişilerin kullandığı dili izliyorum. Özellikle siyasal iktidarı elinde tutanların dilini… Hangisi yararlı derseniz; kasaptaki derim; bunların dili ne doyurur, ne besler…

     Ayrıca iktidar salt siyasal güç değil ki... Öyleyse dilinden rahatsız olduklarımıza eleştiri yöneltmeden önce kendimize bakmamız gerekiyor. Önce aynı koşulları, olanak ya da olanaksızlıkları paylaştığımız komşularımızdan başladım işe. Sonra 1940’lardan bu yana siyasal iktidarı elinde tutanların dil kullanımını anımsatarak bellek tazelemeyi amaçladım. Hem acıklı, hem gülünç örnekler çıktı önüme…

     Atatürk’ün ölümünden, özellikle 1950’den sonra siyasal iktidar için savaşım verenleri anlatan kaynak bolluğu içindeyiz; ama bizim politikacılarımızın çoğu ya hiç okumaz ya da tek yanlı okur. 1980’lerde gazeteler, dönemin Başbakanı Turgut Özal’ın sıkılınca Red Kit okuduğunu, eşiyle birlikte Bülent Ersoy’u dinlediğini, Kemal Sunal filmleri izleyip güldüğünü yazmıştı. Doğallıkla beğeniler tartışılmaz; ama bir politikacının düş dünyasını yansıtan her şey tartışılabilir.

     İşte bu nedenle az okuyan, ülkenin geçmişini, yakın tarihini, kültürel birikimini yeterince irdelemeyen, salt kendi aklına güvendiği için takım çalışması nedir bilmeyen, politikayı “bugün”le sınırlı tutan kişilerin yarına ilişkin bir düşü olamıyor. İşte bu nedenle bizim politikacıların çoğu iktidar olunca, yalnız devlet olanaklarını, ülkenin iç-dış borçlarını değil, önceki iktidarların biçemini, tavırlarını, dahası kullandıkları sözleri bile devralmış gibi yaşayıp gidiyorlar. Bu yüzden atışmaları da tartışmaları da önerileri de sığdır; günübirliktir.

     1940’lı yılların ortasından bu yana “sağ”ı temsil eden politikacıların neredeyse hepsi, Cumhuriyet Halk Partisiyle (CHP) kavgayı hastalık ölçüsüne vardırmıştır. CHP, kimileri için bir takınaktır. Gelin görün ki CHP de bu resmi doğru okuyamıyor; iki yakasını bir araya getirip iktidar olamıyor. Adnan Menderes, CHP önderi İsmet İnönü’ye ve CHP’ye belden aşağı vurarak rahatlıyormuş. 2000’lerin Başbakanı Erdoğan’ı da CHP rahatlatıyor. Bir tek CHP kendini rahatlatamıyor… “Sürekli muhalefet” olmak hoşuna gidiyor sanki…

     Dün (1950’ler):
“Dünün Milli Şefi bugün milli tezvirci (yalancı, kovcu) olarak sahnededir. Gittiği her yerde yalan söylüyor, tahrik yapıyor. (…) CHP Başkanı uzunca bir sükûttan sonra siperinden çıkmış ve konuşmaya başlamıştır. İktidar kötü yoldadır diyor. Ben de diyorum ki muhalefet kötü yoldadır. Muhalefet değil, İsmet Paşa kötü yoldadır” (Başbakan Adnan Menderes).

     Bugün (2008):
“Biz buyuz. Laf üretmiyoruz, iş üretiyoruz, iş. Olay bu. Bu ülkede dikili ağacı olmayanlar, affedersiniz bir çakılı kazığı olmayanlar konuşuyor. Medeniyet lafla olmuyor. Muasır medeniyetler seviyesine eğer geleceksek bu gelişen şehirlerle okullarımızla, yollarımızla hastanelerimizle, hava alanlarımızla olacak” (Başbakan Recep Tayyip Erdoğan).

     İsmet İnönü de Menderes’in 1954 seçimlerine doğru ağırlaşan biçemini öfkeyle eleştiriyor:
“Bir başbakan ki memleket meselelerini bir yana bırakıp yalnız küfürle konuşur, o başbakandan bu memlekete hayır gelmez. Bu memleketin talihsizliği birinci iktidar değişikliğinde ahlaktan ve ciddi mesuliyet hissinden mahrum bir insanın işbaşına geçmesidir. Bir cahil, bir kendini bilmez, vazife ciddiyetinden nasibini almayan başbakan, bilgisizliğinden yaptıklarının ne bela getireceğini bilmiyor.”

     Kaynakları karıştırınca, yerimizde saydığımızı düşünüyorum. İnönü’nün sözleriyle aklımıza düşen ne başbakanlar, ne bakanlar gördük; kimler geldi geçti; “cahillik, kendini bilmezlik, vazife ciddiyeti…” açısından yakın dönemin iktidarları eskiyi mumla aratıyor. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve takımı, “İktidar benim, ne istersem söylerim” tavrını sürdürüyor. Hem de ölçüsüzce… Benim kuşağımın kavgalı olduğu Süleyman Demirel bu denli çok argo, sövgü sözü kullanmış mıydı? Demirel, sözle dövme işinde ustadır. “Dün, dündür; bugün, bugündür” rahatlığıyla hiç arkasına bakmazdı. Yazık ki politikacıların çoğu arkasına bakmadığı için önünü de yanını yöresini de göremiyor.

     Sakın, kafayı Süleyman Demirel’e taktığımı düşünmeyin; Demirel siyaset dünyasının renkli kişiliklerinden biridir. Sevseniz de sevmeseniz de öyledir. 1960’lı yıllarda Kıbrıs sorununu görüşmek üzere İngiltere’ye gitmiş; dönüşte bir gazeteci şöyle sormuş:
- Efendim, neden İngiliz Dışilişkiler Bakanının elini sıktınız?
Demirel’in yanıtı günlerce tartışılmış:
- Neresini sıkacaktım kardeşim?


     İşte böyle bir kitap bu… Dilim varmıyor; ama yer yer kara gülmece örnekleri göreceksiniz. Amacım politikacıları küçük düşürmek değil, niçin onların bizi küçük düşürdüklerini sorgulamak… Birlikte sorgulamak…

     Kitabı gün ışığına çıkaran “Cumhuriyet Kitap” takımına en içten saygı ve sevgilerimi sunarım. Siz okurlara da gönül borcum sonsuz… Sağ olun!
Dikmen, Mayıs 2008

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder