3 Aralık 2012 Pazartesi

Hepimizin Başı Yuvarlak mı?

     Picabia, “düşünceler içinde rahatça yer değiştirsin diye” başın yuvarlak olduğunu söylemiş. Birikiminden çok yaralandığımız Eğitimbilimci Prof. Dr. Sedat Sever, bir açıkoturumda Picabia’nın bu sözünü anımsatınca gözümün önünden bir bir yüzler geçmeye başladı. Gece gündüz TV’lerde, gazetelerde gördüğümüz yazarlar, gazeteciler, sanatçılar… Politikacılar… En çok da onlar… Sabah akşam onları görüyoruz. Günlerdir, politikacıların hepsinin başı yuvarlak mı diye düşünüyorum; gerçekten onların başında düşünceler rahatça (ya da özgürce) dolaşıyor mu? Yoksa yalnız önde olanın başına (ağzına) mı bakıyor çoğu? Konuşurken yüzlerindeki anlatımı anımsayınca bu kez gözümün önünde üçgen, kare, elips, çokgen… gibi değişip duran yüzler belirmeye başladı. En çok da dikaçılı üçgenler; sivri yüz ve dilliler sıralanıyor belleğimde. Örneğin genç bir politikacı ilk usuma düşen kişi oldu; gençten biri, yakışıklı sayılır. Ses tonu ve yüzünün anlatımı, şiir (ya da ilahi) okur gibi konuşması; sesiyle beden dilinin tekdüzeliği; o konuşurken biri araya girip de bir şey soruverince, soruyu yanıtsız bırakıp tutunduğu dünya görüşünce ezberletilen sözleri noktasız virgülsüz sürdürmesi… Ona benzeyenlerin (ya da birbirine öykünenlerin) çok olması, rastlantı değil kuşkusuz.

     Yüzünü üçgen, kafasını kareküp gibi düşlediğim her politikacı (gazeteci, sanatçı) bende, herkesin başının her zaman yuvarlak olmadığı, ağzımızdan çıkan sözlerle başımızın her an biçim değiştirebildiği ilginç ve bir türlü sonlanamayan sıkıntılı bir süreçten geçtiğimiz duygusu uyandırıyor. Her ağzını açtığında sözcüklere sövgü (aşağılama, küçümseme) kıvamı katan, yerli yersiz kullandığı sözlerle yüzü sakız gibi sağa sola sünen, dahası huniyi bile anımsatanları da düşlerseniz, siz de benim gibi dil kullanımı açısından politikacıların ve toplumun gözü önündeki kişilerin hepsinin başının yuvarlak olmadığını düşünmeye başlarsınız. Bunları düşüne düşleye, zaman zaman kendi başınızı yoklama gereksinimi duyacak, düşüncelerinizden, durduğunuz yerin doğru olup olmadığından kuşkulanacaksınız. Sürekli ağız ve baş değiştirenlerin amacı da bu değil mi?

     Konuşmalarını dinlediğimizde, yazılarını okuduğumuzda kendi usuyla, kendi birikimiyle, kendine özgü düşüncesini özgürce oluşturup oluşturamadığını, başkasının ağzıyla konuşmak zorunda kalıp kalmadığını duyumsadığımız ya da anladığımız çok “ünlümüz” var. Ağzına geleni söyleyiveren, tepki alınca “yanlış anlaşılma” özrüne sığınanlarsa çoğunca politikacılar. Benim bu yargılarımı doğru ya da yanlış bulan olacaktır. Yöneltilecek ilk soruyu kestirebiliyorum; “Nerden biliyorsun?” Biliyorum; çünkü falcı değil, dilciyim.

     Aşınız, işiniz dilse, sürekli dille ilgili okuyor ve yazıyorsanız, sizler de yukarıdakilere benzer kendi yargınızı oluşturabilirsiniz. Kırk yıldır dille yatıp kalkan biriyseniz, bir insanın kullandığı sözcükleri, kurduğu tümceleri, tümce kurarken çıkardığı ığıltı mırıltıyı, alçalıp yükselen sesini, sesiyle uyuşan ya da uyuşmayan beden dilini göz önüne alarak o kişinin dünya görüşüne, sevdiği sevmediği şeylere ve birçok özelliğine ilişkin yargı oluşturabilirsiniz.

     Bizim okullarımızın çoğunda dil kullanımı açısından yeterli bilgi verilemiyor; dolayısıyla önemli orunlara gelen (ya da getirilen) kişilerin çoğu da ortak dilimiz Türkçeye ilişkin bilgi sahibi değil. İmam hatipler dışında, okulların çoğunda çocuk ve gençlere nasıl konuşacağı öğretilmiyor. İmam hatiplerden çıkanlar da genellikle benzer biçemde, benzer sözcük ve belli (daha çok dinsel) kavramları kullanarak konuşuyor; yazık ki çocuk ve gençlerin çoğu konuşma özürlü…

     Milletvekillerinin büyük bölümünün, milletvekili andını doğru okuyamadığını, “laiklik, demokrasi, sadakat, egemenlik, inkılap…” gibi sözcükleri yanlış söylediğini biliyoruz. Çoğu vekil, ortak dilin başını gözünü yararak, karma bir dille konuşuyor; yaşça genç görünen, düşünce açıklama açısından yaşlı diyebileceğimiz bir meclisimiz var. Tüm konuşmalar tutanaklara geçtiği için herkes araştırabilir. Yasa taslakları, taslaklar görüşülürken kullanılan dil ve yasaların dili, yasaları herkes farklı yorumladığı için, yasa koyucunun başının yuvarlak olup olmadığını da düşündürüyor. Anayasa var; yasal, anayasal deniyor; ama meclis yasa değil “kanun” çıkarıyor. Türkçesi varken, bulunabilecekken yasa içinde ve adında kullanılan eski sözcükleri, vekillerin (ya da gazetecilerin) çoğu yanlış söylüyor; birçok sözcüğün anlamının iyi bilinmediğini de çıkan tartışmalar sırasında anlıyoruz. Tartışanların biri bayram haftası derken ötekinin soba tahtası anlayacak kadar şaşırtıcı açıklamalar yapması ilginç değil mi? Aynı yasa üzerinde konuşan on kişiden on ayrı açıklama geliyorsa, yasa koyucu ile tartışanların yüz ve baş biçimini düşünmez misiniz?

     Önderi ne derse onu yineleyen; kendi örgütü dışındakilerde özgürce, farklı görüş bildirenleri yadırgayan, hatta kınayan politikacının başı, kendi başı mıdır? Salt yandaşlık duygusuyla doğru ya da yaşamsal olmadığı açıkça görünen kimi düşünce ve uygulamaları savunan; ülkesinin varlık nedeni olan değerleri yadsıyan, savunanları suçlayan yazarın, gazetecinin, sanatçının başında düşünceler gerçekten özgürce (rahatça) dolaşabilir mi? Dolaşsa bile kördüğüm olmaz mı? Baş, dille tartılmaz mı?

     Kendi başımızın biçim değiştirmemesi, sağlıklı kalması için ussal olana tutunmalı, bilginin ve sanatın aydınlığından uzak kalmamalıyız. Özgürce düşünen, düşüncesini başında rahatça dolaştıran bilim ve sanat insanlarımız var; ama düzen, çoktandır onları görmüyor; eğitim ve kültür bakanlıklarının içine sokmuyor; yok sayıyor. Onlardan biri Prof. Dr. Sedat Sever. Sağ olsun; bana neler düşündürdü, neler…
SEVGİ ÖZEL, 14 Mart 2011 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder