3 Aralık 2012 Pazartesi

Hem Güldüren Hem Kızdıran Öyküler...

     Halk otobüsü ağzına dek dolu… Oturanlar, ayakta duranlar… Bir merkezden komut almışçasına bir anda bütün cep telefonları eyleme geçiyor. İnanmayacaksınız ama bir tek benim telefon suskun; çünkü sokağa çıkarken hep kulağını bükerim, yalnızca titrer çantamda. Çoklarının böyle bir sıkıntısı yok… Kim rahatsız olursa olsun… Telefonlar susmuyor… Amaaan… Pop şarkıları, yürek yakan ya da hoplatan türküler birbirine karışıyor… En baskın olanı Hadise’nin şarkısı; demek ki birden çok telefona aktarılmış… Bu seslere, telefon sahiplerininki de karışıyor… Kadın erkek, herkes yarışıyor sanki… Yanımdaki, önümdeki, arkamdaki, sağımdaki, solumdaki ve ötekiler avaz avaz konuşuyor; işte sözler orda kalmasın diye yakalayabildiklerim:

     “Mustafa Abi, bir gat boya daha çek, ben az sonra gelecem…”
     “Nee, bak sen serseriye, gelirsem ağzını burnunu gırarım…”
     “Çarşamba pazarına gidiyom; gızlara pantul neyi bakacam…”
     “Olmaz gardaşım, zati zarardayım…”
     “Tamam canım geliyorum; aynı yerde… Bekle beni, seni seviyorum; mucuk…”
     “Yanlış kardeşim… Aaaa… Terbiyesiz…”
     “Olur efendim; emredersisiniz… Hemen bakarım… Saygılar…”

     Tam bu sırada aykırı bir ses, herkesi irkiltiyor… Doğrusu ben de şaşırıyorum. Önüm, arkam insan dolu olduğu için otobüsün ön tarafını göremiyorum.

     “Olamaz” diyorum içimden, “toplutaşım aracında bir eşek… Olamaz…”

     Niye olmasın ki… Bu kez niye şaşırdığıma şaşırıyorum… Eşeğimiz susmuyor, canı yanmış gibi bağırıyor… Birine kızdığımızda sık sık adını andığımız bu sevimli yaratık, bağıra bağıra konuşanları bir an susturuyor; telefonunu anırtan düğmeye basmış olacak ki, eşekçik susuyor, herkes kaldığı yerden konuşmasını sürdürüyor.
* * *
     Pahalılık tamgaz sürerken ucuzluk başlıyor; çoklarına göre hiçbir şey ucuz değil… “Kriz teğet geçti” ya… İnsanlar teğetin anlamını bilmedikleri için cüzdanlarından girip mutfaklarından, torunlarının bile ağzından çıkan kılıcın ayrımında değilmiş gibi “indirim” yazısını gördüler mi kaşınıyorlar... Sevindirici olan, artık “damping” değil, sıklıkla “indirim” çağrısı görmemiz…

    Günümüzün indirimli satışları bir tür aldatmaca diyebiliriz. İndirim, neredeyse bütün alışveriş alanlarında yaşanıyor (işin raconunu bozmadan uygarca yapanları, ahlaksal çizgisini koruyanları bu eleştirinin dışında tutuyorum). Yazlık giysiler sergilenirken kışlıklar da satılıyor; dahası mağazalardaki “yeni sezon” açıklamalarının yanında “yüzde 25… yüzde 40” gibi yazılar da yer alıyor. İçeri girdiğinizde yanınıza yaklaşan mağaza çalışanı (ya da sahibi), “Mağazamızın kartı var mı?” diye soruyor. “Yok” derseniz, hapı yuttunuz demektir; kolunuzdan tuttuğu gibi sizi kasanın olduğu bölüme sürüklüyor. Kart için birtakım bilgiler gerekli; ev-iş-cep bütün telefon numaralarınızı, e-posta adresinizi saptıyorlar. Onlara göre küçük, hiçbir şey almayacaksanız size göre “gereksiz” bir harcama yaparak ışıl ışıl bir kart sahibi oluyor, yeni ve cici kartınızı ötekilerin yanına yerleştiriyorsunuz. Ertesi gün, önceki iletilere yenisi ekleniyor; cep telefonunuz sürekli miyavlıyor:
“…sizin için özel indirim… İki al, bir öde…”

     Abartan abartana:
     “Dört al, üç öde… Beş al, dört öde…”

     Gereksinimi yoksa bir insan durup dururken niye dört, beş şey alsın ki… Hem de kartla… Bir dükkâna kartla gir, bir dolu borçla cartla çık… Şöyle düşünelim; “Dört al, üç öde” çağrısı, bir ayakkabıcıdan gelmiş olsun; varsayalım siz de ayakkabı tutkunu birisiniz (büyük olasılıkla da kadınsınız); avcının ayağına tıpış tıpış gidiyorsunuz.

     Gidiyor ve verdiğiniz yol parasını, yitirdiğiniz zamanı ancak “üç ödeyip dört al”acağınız ayakkabılardan üçünü görünce anlıyorsunuz. Sivri mi sivri burunlu, tığ gibi uzun topuklu, kimi kırmızı, kimi mor, kimi lame ya da ek yerleri tozdan bozarmış, kuruyup kavrulmuş bir yığın döküntü ayakkabı… Düşünüyorsunuz; geceleri bir yerlere takılan biri ya da “sanatçı” değilsiniz; düğün derneğe uzun aralıklarla gidersiniz… Ne yapacaksınız bu ilginç görüntülü ayakkabıları? Size uygun olanlara yaklaşıyorsunuz… Aman aman onlara çok yaklaşmayın… Onlardan yalnız birini seçebilirsiniz… Bir öder, bir alırsınız… Size yapılan albenili çağrının amacı da bu zaten… Birini satabilmek…

     Yapılan çağrıya, arka arkaya gelen iletilere tepki verecek oluyorsunuz; dinleyen kim… Nerden mi biliyorum? Gördüm… Yaşadım… Üstelik kapıdan girerken gördüğünüz güler yüzler, birden sirkeleşiyor; “Aman efendimmmm, hoşşşş geldinizzzz”ler anında bitiyor. Boşuna çenenizi de parlak kartınızı da yormayın… Tepki gösterdiğiniz dakikadan sonra kimse yüzüne bakmıyor; kimse sizi adam, bağışlayın, alıcı yerine koymuyor.

     Kalabalık yapmayın; ayakaltında dolaşmayın, kartını konuşturanlara kötü örnek olmayın; hanım hanım çıkın dükkândan… “Güle güle…” Kimi kez bu “güle güle” “defolun” makamında da olabiliyor.

     Hadi, yan tarafa; orada da ucuzluk var. Dört alıp üç değil, güzel güzel iki alıp bir ödeyin… “Dört alıp üç ödemekten iyi”dir. Pek de hoşlanmadan aldığınız, hatta biraz dar gelen ikinci ayakkabıyı mahalledeki onarımcıya götürün, kalıba koyar; eh, biraz rahatsız olacaksınız; söylenmeyi bırakın; arada bir giyer, eşe dosta çok ayakkabınız olduğunu gösterir, hava atarsınız…

     Alışveriş bitti. Dükkândan çıkıp öfkeyle yürürken, telefonunuz yine çınlıyor; evde, işte, gece gündüz… Hiç susmuyor… Bir kart, ikincisi, üçüncüsü… Taksitle dinlence, “maksimum”la (cart’ta maxsimum yazar) yatak odası, halı kilim, çocuk oyuncağı, aklınıza ne gelirse… Alın, yiyin, gidin yeter ki… Nasılsa burnunuzdan gelecek… (Hoş, kartımız tek olsa da her şey burnumuzdan geliyor.)

    Görür gibiyim; elinizi yumruk yapıyorsunuz, başparmağınızı orta ve işaretparmaklarınızın arasına sokup siz de “Alın!” diyecekken sokakta, işinizin başında olduğunuzu anımsıyorsunuz. Siz siz olun, inceliği elden bırakmayın! Herkese “sayın” deyin, sizi bu durumlara düşürenlere… Yanıtı verin; ama inceden…
* * *
     Televizyon izliyorsunuz… Ateşli bir tartışma var. Bildik yüzler, bildik tümceleriyle süzüle süzüle konuşuyorlar. Daha tartışmanın başı… Herkes demokrasiden, demokratlıktan söz ediyor. Tartışmanın başında görüntü bu… Tartışma büyüyor; uzuyor; yüzler asılıyor, sesler yükseliyor. Yine demokrasi, yine demokratlık… Saatler ilerliyor. Yüzler terli, sesler tarazlı… Demokrasi, yine demokratlık mı? O, az önceydi… Ne yapsın her dönemin demokratları? Karşıdaki demokrasiden çakmıyor… Öyleyse ona sözleri çakı çakıvermek gerek… Ülkenin en demokratları, öyle bir laf çakıyorlar ki demokrasi özürlülere… Oh olsun!

     Tartışmalar öyle bir ayarlanıyor ki…

     Dört beş kişi sıralanmış… Çoğunca aralarından yalnız biri ötekilerin ulusalcı bellediklerinden; kuş gibi düşmüş önlerine… Saldır… Bu kadın ya da erkek, ulusalcıyla kesinlikle “laikçi”dir… Saldır… Atatürk mü diyor… Saldır… Laiklik mi diyor… Seni “laikçi” seni… Bilim, akıl, hukuk, sanat mı... Ne dedin, ne diyorsun? Seni doksan yıldır yok edilemeyen Atatürkçü seni… Ulusalcı, laikçi, Atatürkçü, hangi birine laf yetiştirsin… Kuşatılmış… Her dönemin, her mevsimin bulunmaz Bursa kumaşları mutlu… “Yaşasın Atatürkçüyü yedik…” Sevinçleri, utkuları ekranlardan taşmakta… Artık saldırının ölçüsünü ayarlama… Demokratlık satmanın tam zamanı… Tıpkı toplutaşım araçlarında, yollarda bellerde her türlü canlının sesiyle zıngırdayan cep telefonları gibi… Tıpkı “dört al, üç öde” mantığını yürütenler gibi; ulusalcıyı sıkıştıranlar artık rahat… Kuşatma altındaki ulusalcı üç beş kişiye laf yetiştirebilir mi? Üstelik tartışmayı yöneten öyle demokrat, öyle demokrat ki… Tuzak soruları hazırlamış, keyfi beyde paşada yok… Tartışma çok izlenme rekoru kıracak… Oh, ertesi günün gazeteleri bu ucuz tartışmayı pahalıya satacak… Oh ki ne oh!

     Ucuzluk, yalnız mağazalarda değil; TV’lerde de sürüyor; her yerde… “Ucuz demokrasi varrrr!” İndirimin böylesini çok gördük de bu denli ayağa düşenini… Son yıllara dek ben görmedim.
_ _ _ _ _ _ _ _ _ _
Not: Bu yazı Bağımsız dergisi için yazıldı. Bağımsız’da öteki yazılarımı da okuyabilirsiniz.
SEVGİ ÖZEL, 10 Eylül 2009 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder