3 Aralık 2012 Pazartesi

Direncin Kuşları'ndan

Biriciksin
Sevgili biriciğim, canım, en iyi arkadaşım!..

Sana her yazışımda, böyle seslenerek rahatlıyorum. Sanki yüksek bir yere, bir balkona, bir bahçe duvarına çıkmışım da bağırıyormuşum gibi bir duyguya kapılıyorum. Nerede olursan ol, sesimi duyduğunu, yüzümdeki sevinci yakaladığını düşünüyorum.

Günaşırı telefonla konuşuyoruz; ama biliyorum sen mektuplaşmayı seviyorsun, okumayı da yazmayı da... Baş edemediğim tutuculuğun da bu senin,  telefonda söylediklerimi ya da söyleyemediklerimi yazıya döktüreceksin ille de. Yazmaya başlayınca hiçbir şeyi saklamadığımı bildiğinden, yaz yaz diyerek, bana âdeta baskı yapıyorsun. Posta kutuları yüzünden, postacı yolu gözleyemeyişine pek seviniyorum, yazmayı geciktirdikçe de biriciğim kimbilir kaç kez inip çıkmıştır dört katı, diye kendime kızıyorum. Hazır ol biriciğim, bugün uzun uzun yazacağım, mektup günümdeyim... Böl böl de oku olur mu, arkası yarın gibi... Anımsar mısın, benim ilk oturduğum eve on beşte bir, bir kız gelirdi hani, Meryem... Sana onun mektuplarından söz etmişimdir; ama yine yazacağım. Aklıma düştü şimdi kız… Yirmi yıl önce tanıdığım, bu kara gözlü köylü irisi kızı, her mektup yazışımda özlüyorum sanki. Ona kızdığım da olurdu, bu çarıklının kaç kez oyununa geldim. Beni kullandığını saklamazdı bile. Maddi manevi, kaç kez kazıkladı beni bir bilsen... Çok kızmıştım bir kezinde, hapisten de yeni çıkmışım o sıra, yahu demiştim bir gün kendime, biz bu Meryemleri kurtaracaktık be... Meryemlerin de umurunda... Öfkeye kapılıp yanlış düşündüğümü buraya gelip de işçilerimizi görünce daha iyi anladım. Neyse konuya döneyim.

Pazar sabahları gözümü Meryem'in alacaklı gibi kapı çalışıyla açardım. Elinde kaseti, sekiz on sayfa da çizgili dosya kâğıdıyla dikilirdi önüme,"Ablacığım bu ne uykusu allasen..." diyerek doğru kasetçalara atılır, sonra perdelere saldırırdı. Yavuklusu askerdeydi. On yedisindeki Meryem, çat pat okurdu da yazmayı bilmezdi. İşini bitirince gözümün içine bakardı. Anlardım, mektup saatimizin geldiğini. Kasetçalarda, sabahın sekizinden bu yana kaç kez dinlediğimizi sayamadığım "Gel teskere gel" çalarken masanın başına çökerdik yorgun argın... Ben de yorulurdum; çünkü bu çarıklı acımasızca çalıştırırdı insanı. Elime kalemi alınca birden bütün yorgunluğunu unutur, dirilirdi haspa. Kara yüzü ağarırdı sanki...

"A benim lavanta kokulu, sol kolunda saat takılı yârim..."  komut gibiydi bana. Elim uyuşurdu bundan sonrasında, arkalı önlü yedi sekiz sayfaya bana mısın, demezdik.

"A benim lavanta kokulu, sol kolunda saat takılı yârim, iyi olmanı Tanrıdan dilerim. Bizi sorarsan, bir yaramazlık yok buralarda; ama seninkilerle bizimkiler böyle giderse, bizim işi bozarlar asker yârim. Bizimkilerde de suç yok değil ya, senin ananla teyzen pek edepsizler a Kâzımım..."

Meryem ailelerden yakınmayla başlar, tüm dedikoduları aktarırdı. Yeni aldığı ayakkabıdan donuna, çeyizine katılan havlulardan işlediği kırlentlere, ördüğü paspaslara dek her şeyden haber verirdi lavanta kokulusuna. Konu komşuyu bile atlamazdı. Derken sesi tarazlanır, yeniden bir "A benim lavanta kokulum..." arası verir, oğlan karşısındaymış gibi kızarırdı. Bu kızın mektupları yüzünden şarkıların türkülerin ne kadar açık saçığı varsa öğrenmiştim.  Öyle şeyler yazardık ki evli barklı kadındım, inan olsun utanırdım. Coştukça coşardı, of... Bak bunca yıl sonra bile yazamıyorum... Yazsam, mektubumuz yer yer on sekiz yaşından küçüklerin okuyamayacağı bölümlerle dolar.

"Kız Meryem" diye araya girerdim, "asker mektuplarını başkaları da okur, nişanlın kızabilir, utanır..." gibisinden sözlerle uyarırdım. Kim dinler, çağlayken çatlamış Meryem kor halinde... Duymazdı bile beni. Tombul tombul memeler, kapı aralığında ellemeler, dişlemeler işlemelerle dolardı sayfamız.
Ömründe lavanta koklamamış kızın, lavanta kokulusu sık sık gelirdi Ankara'ya. Anlayamazdım, bu kızı. Gerçi yanlarında akrabadan biri olmayınca görüşemiyorlardı; ancak iki ara bir derede yakaladıkları dakikaları saniyeleri de boşa geçirmediklerini mektuplardan anlıyordum. Belki de kızcağız, düşlediklerini yazdırıyor bana derdim, gelgelelim öyle şeyler söylerdi ki kapalı devre yaşatılan bir köylü kızının, düş dünyasının bu denli varsıl olması inanılacak gibi değildi. Bazı şeyler vardır, salt cinsellikle ilgili değil, yaşamadan tanımlamak olanaksızdır onları.

Çok mu uzattım biriciğim Meryem'i, "A benim lavanta kokulu, koynunda mendilim sokulu hasretim..." dedi miydi, anlardım ki, kızın pili bitti. Emin ol, o benden çok yorulurdu. Nasıl yorulmasın, benim kirli evimi temizledikten sonra bir de bu duygu yoğunluğu... Kız sevişmiş gibi, koşudan çıkmış at gibi soluk soluğa kalırdı. Mektubu postaya vermek de benim görevimdi, evdekilerin eline geçer korkusuyla yanında götüremezdi. Anlayacağın, benim küçük âşık hem korkan, hem sarkan türdendi.
Bu kızı zaman zaman kıskanırdım biliyor musun? Nedenini söyleyeceğim; ama gülmek yok. Yahu biriciğim, birkaç tane aldım da hiç aşk mektubu yazamadım ben. Öğrencilik yıllarımda tanıdığım, çok hoşlandığım biri vardı, okulu bitirdikten epeyce sonra karşılaştığımda, ona duygularımı bir türlü duyumsatamadım. Eşimden ayrılmış olmanın da verdiği tutuklukla çekindim, o hiç evlenmemişti çünkü.  Duygularımı yazıyla aktarma düşüncesi bana pek parlak gelmişti ilkin; hatta nasıl başlayıp nasıl bitireceğimi bile kurgulamıştım. Yok biriciğim, senden bile sakladığım bu sevgiliyle ne konuşabildim, ne yazışabildim. İyi ki beni görmüyorsun şimdi,  kızardım çünkü.

Bugünlerde Meryem'i sık sık anımsıyorum, yalnızca mektuplarını değil. Hani eskiler cahil ataklığı derler ya, o korkusuzluğunu da... Hiçbir sözünü, hiçbir davranışını ölçüye tartıya vurmadan, çekincesiz yaşamasını da... Kuşkusuz böyle yapan binlerce Meryem vardır; ama ben bir tek onu yakından tanıdım. Sonra da ver elini, yaban eller... Burada Meryemli anılar bile ısıtıyor insanı. On beş yıl biriciğim, dile kolay... Battaniyesinde bağrıma pıstırıp getirdiğim Sinem bile koca kadın oldu neredeyse. Meryem'in niye aklıma düştüğünü merak ettin sen, biliyorum. Beş çocuklu bir kapıcının en küçük kızı Meryem de en çok babasına güveniyor, ona yaslanıyordu. Lavanta kokulusu istettiğinde, kız olurunu babasına bildirmişti. Annesiyle konuşmaya korkardı sanki. Kapıcımızın çatık kaşlı, az konuşan karısı, yani Meryem'in anasıyla kendiminki arasında tuhaf bir benzerlik vardı. Rahmetliyle, of biriciğim sen ondan hep böyle söz ettiğinden, benim de dilime yapışmış sanki, hiç sevmediğim bu sözcük... Annemle, komşu kadınlarla olan yakınlığımın yarısını bile kuramamıştım. Üstelik tek çocuktum, üstelik sözümona nazlandırılarak büyütülmüştüm. Bu nasıl nazlandırışsa, aba altından sopayı eksik etmeyerek...

Annemi yitirinceye dek, kazık kadar bir kızdım o öldüğünde, seninle konuşma yasağım vardı sanki. İki sözünün biri, "Babana söylerim bak" ya da "Babana hesap verirsin" olurdu. O sağken, senin akşamcılığına, iki tek atmadan yatmayışına öyle kızardım ki... Çok etkisinde kalıyormuşum demek... Sağlığı bozulup da yatağa düşünce, senin çilingirini hazırlamak da bana kalmıştı. Şimdi yazarken bile sıkılıyorum, küçük meze tabaklarını, bardaklarını gönülsüzce dizerdim masaya, başına atıyormuşum gibi utkulu bir tavırla... Annem hasta yatarken bile içiyorsun diye öyle kızdım ki bir gün sana, sürahideki suyuna tükürmeyi bile düşündüm biliyor musun? Aklım sıra bir erkeğin her akşam, her akşam içmesini bir tür eğlence sanıyordum. Annem inlerken eğleniyor olmana dayanamıyordum. Onu toprağa verdikten yedi sekiz gün sonra evimizden el ayak çekildi. Akrabalar seyreldi, konu komşu gelmez oldu. Çok yakınlarımız başka kentlerde yaşıyordu zaten. Uzak hısımlarınsa elinden gelen bu kadardı.

O yaşımın verdiği beceriksizliğime acımı katarak kurmuştum sofranı."Kendine de bir bardak al, otur karşıma" demiştin buyruk verir gibi. Bir su bardağı, bir melamin tabak alıp gelmiştim masaya. Yiyeceklerimizin hepsi,  komşuların getirdikleriydi. Ocağımız sönmüştü günlerdir. Masadaki peyniri, kavunu, turşuyu, gelişigüzel iri iri doğradığım domateslerle salatalığı ayırıp yağı donmuş, üstü matlaşmış dolmaları, kösele gibi kıvrılmış pideleri, ısıtılıp durmaktan lapalaşmış pilavı, kararmış tavuk eti parçalarını, top top olmuş unhelvasını, bir çırpıda çöpe atmıştın. Bulaşık kapları üst üste yığarken aynı zamanda oturma odamız olan mutfağımızın penceresini açıp kokularından da kurtarmıştın beni. Yerine oturduğunda, o güne dek hep korka korka yüzüne baktığım babam değildi bana gülümseyen. Ölü çıkmış ev görüntüsü birden yok olmuştu sanki.
"Bak yavrum, gözümün nuru, biriciğim..." demiştin elini uzatıp saçlarımı okşayarak."Acımız büyük ama bu bizim acımız; ancak biz taşırız. Ben eşimi, sen anneni yitirdin. Birbirimize sırtımızı verdik mi, annenin yokluğu koymaz bize. Biliyorum senin de için yanıyor, yanacak biriciğim daha çok yanacak, dayanacağız..."

Bana hep biriciğim derdin; ama o güne dek senin için biricik olduğumu anlayamamıştım. O akşam, iki yudum rakıyı ilk kez senin elinden, senin yanında içtim, asıl o akşamdan sonra birbirimiz için biricik olduk. Yeryüzündeki ilk biriciğim sensin, ikincisi kızım, iki biriciğim var, biriciğim.
"Sakın hiçbir şeyden korkma, bundan sonra ben bu evin hem kadını, hem erkeği olacağım. Düzenimiz asla bozulmayacak, okulunu hiç aksatmayacak, yaşının gerektirdiği hiçbir şeyden yoksun kalmayacaksın. Hem baba kız, hem çok yakın iki arkadaş olacağız seninle, hiçbir şeyi saklamadan, sakınmadan. Üstelik beni annenin ölümü kadar üzen bir şey daha var. Biz arkadaş olmakta geciktik bile... Ha, her akşam sana rakı yok bilesin... Yoksa rahmetli çıkar gelir de gözümü oyar..." demiştin.
Böylece annemin adı aramızda rahmetli diye geçmeye başladı. Ben de onu böyle anar oldum. O gece ilk içkimin ve acımın verdiği uyuşuklukla yattım. Oysa ağlamak istiyordum, annemi yitirmiş, babamı bulmuştum. Bir süre annemin hastalanıp ölmesine bizim uzaklığımız neden olmuş gibi, suçluluk yaşadım. O geceyi ne zaman anımsasam ağlıyorum... Şimdi de ağlıyorum.

Seninle gerçekten hem baba kız, hem ana kız, hem de çok yakın iki arkadaş gibi yaşamaya başladık.  Bu yakınlığımızı hiç kimse anlamıyor, başkalarının yanında gösteri yapıyoruz sanıyorlardı. Üvey dayım, ki annem onu öz kardeşlerinden ayırmaz, hatta onlardan daha çok severdi, bizim ilişkimizden kuşkulanmıştı. Bir akşam, ben odamda ders çalışıyordum, bağrıştınız. Ne demişti de seni böyle kızdırmış, kendini kovdurmuştu, anlayamadım. Ellerin titriyordu, sesin korkunçtu, "Ahlaksız herif, Allah belanı versin!" diyordun arkasından. Dayım da benzeri sözcükleri sıralayarak çıkmıştı kapıdan. Bu kavganın nedenini öğrenemedim; ama yıllar sonra bir bayram günü gittiğim dayım kemküm ederek, utana sıkıla anlatmaya çalıştı. Senin bana ilgin, benim sana düşkünlüğüm onu tedirgin etmişti... Üniversite sınavlarının sonucunu öğreneceğim gün, ölüyordum korkudan. Kazanamamak kadar,  bir başka kentte okumak zorunda kalmaktan, senden ayrılmaktan… Söyledim bunu sana, "Korkma biriciğim" dedin, "sen kazanamazsan kimse kazanamaz bu bir, Ankara dışında bir yer çıkarsa şansına, sırtımızda yumurta küfesi mi var, kalkar gideriz. Benim işim her yerde yapılır, buluruz bir torpil... Ha burada, ha başka yerde, memuriyet her ilde ilçede aynıdır" diye başımı okşamıştın.

"Muştumu ver biriciğim, almadan asla söylemem."
Sınav sonucunu gösteren belgeyi elinde tutmuş, yanağını uzatmış duruyordun kapıda. Sanırım on sekiz yıl biriktirdiğim öpücüklerin hepsini almıştın o gün. Annemin bugünleri göremeyişine içim yanmıştı. Altı ay daha yaşasa, kızının en önemli yüksekokullardan birini kazanmasına ne çok sevinecekti kimbilir. Yüksekokula adım attığımda, kendimi bir kargaşanın içinde buldum. Okulumda her gün patırtı gürültü oluyordu.

"Kaçmanın yararı yok yavrum, doğruda direniş başkalarına hoş gelmiyor diye kaçmak yok, ne yapalım..." demiştin, on iki arkadaşımla birlikte üç gün içerde tutulduktan sonra eve geldiğim akşam. "Önemli olan bu savaşımdan yalnız senin değil, tüm gençlerin en az zararla çıkması, canınızın yanmaması, geleceğinizin kararmaması. "

Bu üç gün içinde evimiz iki kez aranmıştı, yarı yarıya boşalmış kitaplığımızı görünce bayılacak gibi olmuştum.

"Korkma, hiçbirine bir şey olmadı, yalnızca sekiz on kitap götürdüler. Çoğu güvenli bir yerde, üzülme" demiştin.

Yıllar sonra öğrenmiştim. Bizim mahallede oturan, arasıra gördüğüm, ortaokuldan sınıf arkadaşın bir polisin yardımıyla kitaplarımızı bebek arabasına koyup onun kaynanasının evine taşımışsınız, iki gece ve gündüzün kimi saatlerinde. Sanırım, o kitaplar bir daha bize dönmedi, değil mi biriciğim? Sonrasında neler neler yaşadık, iki üç yüz kitabın adı mı olur?

İlkinde ne olduğunu anlamamıştım, ikinci gözaltına alınışımın altmışıncı günü,  kararmış tıraşsız yüzünü gördüğümde, bu kez durumumun pek iç açıcı olmadığını kavradım. Bu acılı, korkulu yüzü aylarca her görüş sonrasında düşlerimde öptüm yalnızca.

İnsanın tek çocuğunun sevinciyle nasıl kanatlandığını, acısıyla nasıl kolsuz kanatsız kaldığını, ana olmadan önce öğrenmiştim ben babacığım. O günlerde bilmiyordum, benim özgürlüğüm için o güzelim evimizin başına gelenleri. Bahçesindeki meyve ağaçlarına kıyamadığından, yüklenicilere kat karşılığı veremediğin, o canım köşkümüzün, sen köşk derdin ona, dört beş değil, iki daireye ivedi elden çıkarılışını... Bunlardan birinin de yok pahasına paraya çevrilişini... Nasıl altından kalkacaktın ki tutuklu kızın için gereken harcamaların?.. Elimizde kalan o küçük apartman katında oturuyorsun şimdi, biliyorum eski bahçesini düşleyerek mektuplarımı, telefonlarımı bekliyorsun. Çilingirini bir başına hazırlıyor, bulaşığını bir başına yıkıyor, beni ve kızımı düşünüyorsun.

Yahu biriciğim, aşktan eşten yana ikimiz de gülmedik. Anneme âşık olmadığını, babaannem istedi diye evlendiğini, ağzından sözcükleri tek tek alarak öğrenmeyi başarmıştım. Nesrin Ablaya ise dört elle sarılmıştım, senin hem eşin, hem arkadaşın, hem sevgilin olacak diye. Sen mi huysuzluk ettin, onun mu başka düşleri vardı, ayrılığınıza hâlâ yanarım. Sen de Nihat'ı oğlunmuş gibi bağrına basmıştın, ben âşığım diye. Düğün gecemin en hoş anısı ne, biliyor musun? Kaynanamla görümcemin şaşkınlığı... Düğün yemeğinin sonunda konuklara hoşça kalın deyip evimize gitmek üzere ayaklanınca senin bana öğütlerin bu iki kadının ağzını açık bırakmış, yüzlerinin kızarmasına neden olmuştu.

"Bak kızım" demiştin, fısıldamaya gerek görmeden onların yanında, "ilk gece önemlidir, ikiniz de çok gençsiniz, deneyimli sayılmazsınız, küçük bir terslik olursa, sakın paniğe kapılma. Bu ilk ve son geceniz değil, birbirini seven insanlar birbirlerinin ruhsal, bedensel kimi güçlükleri olursa hoş görmeliler. Seni sabah erken ararsam da beni ayıplama olur mu?" Tanrı bilir, evlendiği gün annesi bile böyle açık açık konuşamamıştır görümcemle.

Bugün çenem gibi kalemim de düştü; ama daha yazasım var. Bitirmeyeceğim biriciğim. Sözü döndürüp dolaştırıp durma, çıkar dilinin altındakini diyorsun, yüzünü görür gibiyim.

Bak babacığım, sen iki kez evlendin. Ben daha birdeyim. Doğru, bir iki girişimim oldu; ama evlenemedim onlarla, hepsi direkten döndü. Dur yüreğin çarpmasın hemen... Daha değil, evlenmeyi gündemime almadım... Isınma turları atıyoruz. Bir damat adayın var şu an, yabancı... Alman... Benden üç dört yaş küçük, ama benden yaşlı görünüyor. Sarışın olduğundan belki. Yanında nokta kadar kaldığım, kocaman bir adam bu adayımız. Türkçe öğreniyor şu sıralar... Ama yeteneksizin biri... Sinem'in adını söylemeyi bile başaramadı. Yine de Sinem’le çok iyi anlaşıyorlar. Taşımacılık yapıyor, uluslararası bağlantıları var. Bir çevre toplantısında tanıştık, buradaki Türklerin, özellikle çocukların yalnız dış görünüşleriyle değil, içten de örtünmesine çok üzülüyor. Yakın zamanlara dek evlerine girip çıktığı kimi Türk dostları ondan karısını kızını sakınır olmuş. Gelip gitmeler kesildiği gibi, tepkili davranıyorlarmış artık.

Mektubuma niye Meryem'i anlatarak başladığımı anladın mı? Dur, daha eve, kendimize aldıklarımızı, hafta sonlarında gittiğimiz yerleri, saçımın rengini değiştirdiğimi, arabamın radyosunun çalındığını, Sinem'in babasının yakında buraya geleceğini yazmadım. Sinem çok sevinçli, babası gelecek diye uçuyor. Hadi sen de beni uçur, gel ne olur! Şu günlerde sana dayanmalıyım, buna gereksinimim var. Ayın onundan sonra biletini gönderiyorum, görüyorsun düşünme şansın yok. Bak daha epeyce zamanın var, burada birkaç ay kalacakmışsın gibi ayarla işlerini, alacak vereceklerini... Gelmek zorundasın... Burayı sevmediğini bilmez miyim, sanki ben seviyor muyum?
Canım biriciğim, coşkuyla başladığım mektup gibi, aşkım da yarım kaldı. Benim uzun Alman, toz oldu. Ne bir açıklama, ne başka şey... Tam Türk işi, bu işi bitirdi. Ne anımsamak, ne de yazmak geliyor içimden... Geçen gün sana yazıp da gönderemediğim ya da senden gelen mektupları okuyordum. Seninkileri yeni almışım gibi sevinerek, gönderemediklerimin hüznünü duyumsayarak... Masanın üstüne yaymıştım hepsini... Ne çok mektup yazmışım sana... Bunaldıkça, biriyle konuşmak istedikçe, tökezledikçe, hatta Sinem huysuzluk ettikçe, sayfalar dolusu yakınmışım sana. Bencilce, aklıma estiği gibi... Kıyamamışım; ama seni üzmeye, bu yaşında umarsızlıklara salmaya... İşte bunlarla baş başayken kapı çalındı, bir yazar arkadaşım geldi. "Ne bunlar" diye sordu, söyledim, dahası kimisinden küçük bölümler okudum ona. İsteyemedi ya, içi gitti. "Şekerim bunlar birer öykü be..." dedi durdu. Gözü mektuplarda çayını kahvesini içti, gitmesi gerekiyor, gidemiyordu. Dayanamadım, içlerinden birkaçını verdim ona. Sana yazdıklarımdan, yarım kalmış olanlardan birkaçını ayırdım, onlarda gizlerim vardı, sana söyleyemediğim. Yarım mektubuma bu satırları ekledim sonra.

Bir an mektupların hepsini ona vermeyi düşünmedim değil, böyle düşünmemle seni yitiriyormuşum gibi sarsılmam bir oldu. Seni bir yabancıya veremezdim. Yazarı, yakın arkadaşım da olsa, seni başkalarının öyküsüne romanına malzeme yapamazdım. Sanki kadın zorla elimden alacakmış gibi, gözüne baka baka mektupları masanın üstünden bir bir topladım, dolabıma kaldırdım. Arkadaşım gidince yeniden çıkardım, amacım yarım kalanları tamamlamaktı. Bitmiş olanı da yarımı da benim, ailemizin yaşamöyküsüydü bir bakıma. Yalnız benim değil, benim kuşağımın belki de... Biriciğim, kendimi ve kuşağımı abartıyor muyum dersin? Oralardan çok uzak kaldım; ama bizim öykümüzün, romanımızın yazılmadığını düşünüyorum nedense, daha kolay kolay da yazılamaz gibi geliyor bana. Buradaki eski devrimcilerle birlikte oluyorum çoğu zaman, birlikte de mutsuzlar, teker teker de... Sanki sessiz bir hesaplaşma içindeler, ah biriciğim, bir kendi yüreklerindeki hesaplaşmayı bitirebilseler... Söylediğim gibi, bizimkiler henüz dizi yazılara konu olabilecek sığ bir araştırma sürecindeler. Sanki babalarından kalma bir kalıtı paylaşmanın telaşındalar, onları bu telaş benbenci yapıyor. Halkın mutluluğu, özgürlüğü için kendi özgürlüklerinden, hatta canlarından olanlardan, çok şey mi bekledik biz? Bunalttık mı onları, bıktırdık mı? Ha biriciğim, taşıyacaklarından çoğunu mu yükledik omuzlarına, yüreklerine?

Biliyor musun, buradakilerle hep bu konuları tartışıp durmaktan yoruldum. Çünkü tartışmalarımız eninde sonunda kırıcı sözlerle, kavgayla bitiyor. Biz burada böyleysek, oradakiler ne yapıyor acaba? Yoksa elekler asıldı mı duvara? Artık ne partiler kaldı, ne de iktidarların korkulu düşü örgütler... Örgüt deyince akla, ya ırkçı, dinci yapılanmalar ya da terör kusanlar geliyor.

İşte böyle canım babacığım, bu mektuplar çok değerli benim için, öyleleri var ki, onları bir daha istesem de yazamam. Ne elim, parmaklarım, ne de yüreğim dayanır. Buradaki tek dayanağımdı yazmak, aslında hepsi sana yazıldı; ancak çoğu senin değil. Belki de bu nedenle gönderemedim onları. Bu mektuplar Sinem'in biriciğim, kızıma bırakacağım bir şey yok geçmişimden başka. Ne ninesinden kalma pırlanta yüzük kolye, ne dedesinden kalma antika eşya....Elbette ne annesinden mal mülk, ne değerli öteberi... Şimdi bu satırları yazarken ürperdim birden, kızım bunları hangi Türkçesiyle okuyacak biriciğim... Oysa tek umudumdu, buralara nerden geldiğini, kimin canından kanından olduğunu, nasıl bir kültürün ürünü sayıldığını, bu mektuplarla belki kestirebilir, okuyunca merak eder araştırabilir belki diye avunuyordum. Öğretmeye çalıştım dilimizi, çabam yetmedi. Onun biriciği, biricikleri de olacak elbet... Onlarla hangi dilde konuşacak?

Sen yıllar önce gitme kızım, gitme yavrum demiştin, şimdiki korkularımı sezmiştin belki o zaman. Korkularımı kızıma anlatsam, hiç kuşkum yok, beni niye getirdin peki, diyecek. Yıllarca önce sana yanıtım yoktu, şimdi de Sinem'e olmayacak biriciğim. Bak bizim kuşağın bir acısı da budur, hep yanıtsız sorularla, sorgular suallerle kuşatıldık. Hep yargılandık. Senin dışındaki ana babalar, eş dost, amirlerimiz, mahalle bakkalları, dolmuş sürücüleri bile karşımızda savcı, yargıç kesildiler. Doyumsuz bir toplum, bir bir ayıkladı bizi. Dolmalık biber gibi oydu, kimimizi astı kuruttu, çoğumuzun içini, önce saçma sapan bir karışımla doldurdu, sonra da yedi. Yenildik biz. Yazgıya inansam, belki yararsız da olsa, çıkış sandığım bir yol arayışı içinde olurdum. Bu da yok... Olmasını da istemem zaten.
Artık dön, dediğin günler de oldu, niçin dönemeyeceğimi yazamadım sana, yazdım da gönderemedim... Sana hep yazacağım biriciğim, kızımı senin kucağına, bahçesindeki tek leylak ağacıyla, nohut oda bakla sofa yuvamıza ancak bu mektupların döndürebileceğine inanıyorum. Ne acı değil mi? Burada ana baba kucağından kaymış binlerce Sinem var. Onları yeniden kucaklayabilecek olanlar da biz ana babaları değiliz artık. Çocuklarımız da yargıcımız savcımız şimdi ve onların sorusuna, sorgusuna ne verecek yanıtımız, ne dayanacak gücümüz kaldı. Çok acı babacığım, bu kuşağı kuş sütüyle beslemek için taşındık buralara; ama onların kuş sütünden başka şeyleri görüp isteyebileceklerini hesap edemedik. Çoğunu uçurduk elimizden, geleceği gösteremeden... Şimdi geçmişe dayanarak umar arıyoruz. Çoğunun geçmişi de ebesi dedesiyle göçtü oysa. Elleri böğründe kalanların çoğu benim yaşımda, benim kuşağımdan.

Ne olur bana ısrar et, kız bağır, "dön" de!...

"Yanlıştı gitmen, korktun" de!.. Yargılamandan, sorgulamandan korkmuyorum; ama alışkanlıklarımdan kopamıyorum. Yardım et bana, ne olur!

Elim, gönlüm yoruldu biriciğim, gelecek mektupta buluşmak üzere kucaklıyorum seni.
1 Mayıs 1994 /  gece yarısı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder