3 Aralık 2012 Pazartesi

Dilsiz Aşk Olur mu?

     Hepinizin sevgililer günü kutlu olsun!

     Sevgilisi olanınki de kutlu olsun, olmayanınki de!

     “Sizi seviyorum?!”

     Hemen sormak istiyorum: Sevgilinize, eşinize sık sık, “Seni seviyorum” der misiniz? “Seni seviyorum” sözünü hiç duymadım diyeniz var mı?

     Duymadım, diyene hiç inanmıyorum. Ben o denli sık duyuyorum ki. Geçenlerde bir hanım arkadaşım, telefonu kapatırken “Seni seviyorum” dedi.

     Kadın giysileri satan bir yere gittim, daha önce de birkaç kez gitmişliğim vardı. Satıcı kızlardan biri benimle çok ilgilendi, ne iş yaptığımı filan sordu, söyledim. “Yazarım” dedim. Kitapları da pek yakından görmediğini yansıtan bir sesle, “Daha önce bir yazarı hiç yakından görmedim” diye kıkırdadı. Kız çocuksu bir neşeyle konuşuyor, soru üstüne soru soruyordu. Hiç yanıtsız bırakmadım. Söyleşimiz bir anda senlibenli bir havaya bürünmüştü. Ayrılırken kapıya dek geldi, “Seni seviyorum” dedi.

     Nasıl mutlu oldum, bilemezsiniz!

     Seni seviyorum sözü artık, hoşça kal, iyi günler… gibi esenleşme sözlerinin yerine geçer oldu. Televizyonlarda, günlük yaşamımızda birbirini seven sevene, seni seviyorum diyen diyene… TV’lerde yarışmalar var biliyorsunuz; izleyiciler her yarışmacıya, “Ay lav yu Ali, ay lav yu Ayşe” diye bağırıyorlar. Stadyumlardan da “ay lav yu”lar yükseliyor, siyasi parti mitinglerinden de…

     Oh ne iyi, ne güzel, birbirini sevmeyen kalmadı! Görüntü bu!

     “Seni seviyorum” gibi sıradanlaşan bir kullanım daha var: “Aşkım…”

     Âşıklar da söylüyor, ana babalar da kardeşler de komşular da satıcılar da… Herkesin dilinde bir “Aşkım…” var da gerçekten aşk var mı?

     Önümüze gelen her insana “Seni seviyorum” ya da “Aşkım…” diyeceksek, gerçek sevgiliye ne diyeceğiz? Sevgide bu denli cömert olmak, gerçek aşka zararı verir mi sizce?

     Ataol Behramoğlu ne diyor: “Aşk iki kişiliktir!”

     Bence de öyle…

     Bilgisunarda aşkın dili başlığını taşıyan onlarca kapı var; sakın aşk sözünü gördüğünüz bu kapıların hepsini aralamaya kalkmayın; benden söylemesi. Siz kendi aşkınızın kapısından başkasını pek zorlamayın. Çünkü “Aşk iki kişiliktir!”

     İnsanlar kapalı kapılar ardında ya da kendi dünyalarında neler yaşar, kendi iç dünyasını, en narin, en içten duygularını çok özel, çok güzel bulduğu birine nasıl yansıtır?

     Aşkın dilinin kuş dili gibi olduğunu ileri sürenler var; yeniyetmeliğimizde hoşlandığımız birinden en yakın arkadaşımıza söz ederken utanır; O go nu gu … diye başlardık söze. Sözün gerisini, seviyorum kısmını bir türlü getiremezdik.

     Her şey hızla değişiyor.

     Birbirinden hoşlanan büyüklerimiz için eskiden Ali Ayşe ile konuşuyormuş denirdi; bu “konuşmak” eylemine “buluşmak, sevişmek, sevgili olmak…” gibi anlamlar yüklenirdi; sonra başka dillere öykünme hastalığımız ilerleyince “flört” dönemi başladı.

     Rahmetli anam da babamla konuşmuş, kendi çocuklarının da bu tür işler yapacağını bildiğinden ara ara ağzımızı yoklardı. Bir gün oturuyoruz, daha liseliyim; anam ağzımı yoklayacak ama söze nerden başlayacağını bilemiyor. Ninesinin aşk masallarından girdi, dedikodusu yapılan komşu kızlarından çıkamadı. Sonunda dayanamadı, “Sizin sınıfta da füyordu olan var mı?” diye sorup rahatladı.

     Canım annem flört diyemezdi. Sonra flörtü bırakır gibi olduk; kızlar oğlanlar “çıkma”ya başladı. Ali Ayşe ile çıkıyormuş…

     Günümüzde kimi gençler, bu çıkma eylemini de aştılar, bence aşkın dilini Türkçeleştirirken kirletmeye başladılar. Otobüs durağında, sinemada kulağınıza Ali Ayşe’yi atmış gibi sözler duyuyorsunuz. Cesur kızlarımız olduğunu da Ayşe Ali’yi atmış gibi sözlerle öğreniyorsunuz.

     “Atmak” eyleminin üstünde durmayalım; Sevgililer günü için konuşuyoruz! Ayrıca “Ali Ayşe’yi atıyormuş” diyen, gerçekten atıyor da olabilir… Çünkü boş atıp dolu tutturmaya çalışanların çoğaldığı bir süreçten geçiyoruz. Boş verin, biz romantik takılalım.

     Görüyor musunuz, bir kızla bir oğlanın birbirini sevdiğini, iki insanın âşık olduğunu sevmek eylemini yok sayarak dile getirmeye çabalıyoruz? Niye? Çünkü aşk, âşık olmak, sevmek, sevişmek… gibi eylemler öteden beri yasaklarımız, ayıplarımız arasında sayılıyor.

     Çokları babasının ya da başka büyüklerinin yanında, “Sevdiceğim, yavrucağım niçin niçin beni üzersin” ya da “Çamların altında verdiğin buseyi…” diye şarkı söyleyebilir; ama sevdiğine, “Sevgilim, sevdiceğim, yârim…” demeye çekinir.

     Yukarıda anlattığım olayda nedense anneme yalan söyleme gereği duymuş, füyortum olmadığını söylemiştim; çok uyanık bir kadındı anacığım, yutmadı. Baktım bir gün abimi kenara çekmiş uyarıyor; bu kız bu yıl saçına başına pek düştü, atlasların arasında fotoroman okuyor, kitapların arasında başka kitaplar, yazılar var…

     Haklıydı; aslında bir kitap oburuydum; elime geçen her şeyi okuyordum; ama atlasın arasına romantik aşkları öyküleyen, yakışıklı oğlan ve güzel kızların fotoromanlarını da koyuyor ve düşler kuruyordum.

     Tarih kitabımın arasında Annabel Lee şiiri… Kendimi Annabel Lee yerine koymuşum, dönüp dönüp okuyorum:

   senelerce senelerce evveldi;
   bir deniz ülkesinde
   yaşayan bir kız vardı, bileceksiniz
   ismi annabel lee;
   hiçbir şey düşünmezdi sevilmekten
   sevmekten başka beni.

   o çocuk ben çocuk memleketimiz
   o deniz ülkesiydi,
   sevdalı değil kara sevdalıydık
   ben ve annabel lee;
   göklerde uçan melekler bile
   kıskanırlardı bizi.

     Kimya kitabımın arasında Ümit Yaşar Oğuzcan, Aşk Çizgisi şiirinin iki dörtlüğündeki gibi bir şeyler karalıyor ve çizgiler arasına neyi yerleştireceğimi düşünüyorum:

   Bense hep seni çiziyorum kâğıtlara, duvarlara
   Yeşillerle, morlarla, mavilerle
   Resmini yapıp adını yazıyorum
   Renk renk çizgilerle

   Tut ki iki noktayız birbirinden uzak
   Bir çizgiyle aramızı birleştiriyorum
   Sonra bir ev yaparak çizgilerden
   İçine seni yerleştiriyorum

     Coğrafya kitabının arasında, sonradan dil konusunda hiç anlaşamayacağım Attila İlhan’ın şiiri; BEN SANA MECBURUM…

   Ben sana mecburum bilemezsin
   Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
   Büyüdükçe büyüyor gözlerin
   Ben sana mecburum bilemezsin
   İçimi seninle ısıtıyorum.

     Reşat Nuri’nin Çalışıkuşu romanını ortaokulda okumuş, aylarca kendimi Feride’nin yerine koymuş, romanın kahramanı Feride gibi öğretmen olmak istemiştim. Biraz büyüyünce ayıldım; çünkü o sıralarda ufukta bir Kâmran görünmüyordu.

     Ümit Yaşar’ın, “Aşktı o! Değiştiren tüm gecelerimi /Aşktı o! Beni durup yenileyen /Oydu, duygulu yapan hoyrat ellerimi /Oydu, dolu dizgin gidişime dur diyen” diye başlayan Aşktı O, şiirini sık sık okuduğum günler geride kalmış, üniversiteli olmuştum.

     Politik bilincim sıfırdı diyebilirim; ama çevremde olanları uzaktan izlemek yerine öğrenmeyi yeğledim. Üst sınıflarda olanlar bambaşka bir aşkla yola çıkmıştı; yürüyorlardı. “Tam bağımsız Türkiye” sevdalılarına katıldım. O gün bugündür bu sevdam artarak sürüyor.

     Aşkın dili yoktur, aşk dilsiz kalmaktır, aşk dilini unutmaktır… gibi savlar ileri sürenler var. Evet, coşkudan insan sapıtabilir, ne söyleyeceğini bilemeyebilir.

   Amanın bana bir hal oldu
   Bir hal oldu a dostlar
   Amanın beni bir rüzgâr aldı
   A dostlar bir rüzgâr aldı
   Bu rüzgâr ne rüzgârı
   Amanın sevda rüzgârı
   Sevda rüzgârı a dostlar!

     Melih Cevdet’in bu Sevda Şiiri’ndeki gibi amanın bana bir hal oldu diye şaşırabilirsiniz; bence aşk aslında çoğumuzu bülbül gibi dillendirir. İnsan hep sevgilisinden söz edilsin ister, kendi de olur olmaz her yerde ondan söz eder. Ne saklısı kalır, ne gizlisi… Âşık olan kendi kendini ele verir. İşte size dillenen aşk, dillendiren aşk…

     Aşk insana kimi kez akı kara, karayı ak gösterir ve bunu öyle bir anlatırsınız ki, dinleyen de inanır. Bir arkadaşım vardı; konuşması kötüydü, heyecanlanınca iyice kötü konuşur, son söyleyeceğini önden söyler, bu nedenle bazen başına iş açardı. Bir gün geldi, şakıyor. Âşık olmuş; bize bir kız anlattı, kızı bir tanımladı; inanamadık, “vay be!” dedik. Derken kızla tanıştıracağını söyledi, çağırdığı yere gittik. Yeşil gözlü, sarışın, uzun boylu, sesi sular gibi çağlayan bir kız bekliyoruz. Ama bizimkinin yanında mavi gözlü, kumral esmer arası, ciyaklayan bir yer cücesi oturuyor. Karşılıklı susuyor, tanımladığı kızı bekliyoruz; gelmedi. Hiç gelmedi. Arkadaş bu kendi tanımına uyan kızla evlendi; tam otuz yıldır, karısını yeşil gözlü sanıyor.

     Yıllar yıllar sonra çıkan iki öykü kitabımdan birinin adı Devrimciler Âşık Olamaz(dı); öteki Aşk Bir Boncuktur…

     Devrimciler Âşık Olamaz(dı) adlı kitabımın adındaki “dı” eki ayraç içinde, devrimciler çok görkemli aşklar yaşadılar, yaşarlar. Asıl vurgulamak istediğim buydu, onların “Tam bağımsız Türkiye” sevdasıydı. Kitabın adına tepki gösterenler oldu; özellikle 68 kuşağından büyüklerimiz, öyküleri okuyunca beni anladılar. İkinci kitaba Aşk Bir Boncuktur deyişim de özel bir anlam taşıyordu.

     Ne yazık ki bu görkemli boncuğu iyi taşıyamayanlar çoğunlukta. Belki bir daha hiç bulamayacağımız bir aşkı taşıyamıyorsak aşk biter, aşkın hızı çabuk geçer… gibi aşkın dilinde, sözlüğünde olmaması gereken savlar gündeme gelir. İster istemez böyle diyenlere hak verir, Behçet Necatigil Ustanın Sevgilerde şiirini okuyup okuyup ah çekeriz.

   Sevgileri yarınlara bıraktınız
   Çekingen, tutuk, saygılı.
   Bütün yakınlarınız
   Sizi yanlış tanıdı.

   Bitmeyen işler yüzünden
   (Siz böyle olsun istemezdiniz)
   Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
   Kalbinizi dolduran duygular
   Kalbinizde kaldı.

   Siz geniş zamanlar umuyordunuz
   Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
   Yılların telâşlarda bu kadar çabuk
   Geçeceği aklınıza gelmezdi.

   Gizli bahçenizde
   Açan çiçekler vardı,
   Gecelerde ve yalnız.
   Vermeye az buldunuz
   Yahut vakit olmadı

     Bence aşkın dili, ozanlarımızın dilidir; aşkın dili şiirdir, türküdür, şarkıdır. Edebiyattır. Yüzyılların arkasından bugün Karacaoğlan kadar âşık, bir halk ozanımızın olmadığını düşünüyorum.

     Günümüz ozanlarını biraz kızdıracağım; ama son yıllarda yazılan şiirlerin çoğunda ben aşkın dilini bulamıyorum. Edebiyatın öteki türlerinde de aşkın küçümsendiğini ya da yaralı bereli, hastalıklı aşkların öne çıkarıldığı ürünler görüyorum.

     Bir toplum düşünün, “Seni seviyorum” tümcesini bozuk para gibi kullanıyor; sevmek gerçek anlamını yitirmeye başlamış, sıradanlaşmışsa, o toplum aşkı yitirmişse, sevgiden utanma, sevgiyi saklama, sevgiyi erteleme, her şeyin önüne geçmişse… “Sevsinler…” gibi argolaşan kavramlar dillere yapışır…

     Bir süre önce Almanlar bir Göç Yayası çıkardılar, Almanya’ya gidecek gelin ya da damatların temel gereksinimlerini karşılayacak kadar Almanca bilmesi gerektiği koşulunu getirdiler. Gazetelerde, Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Nimet Çubukçu, Alman yetkililere “aşkın dil, din ve ırk farkı gözetemeyeceğini, Türkiye'de Alman gelinlerden Türkçe bilme şartı aranmadığını söyleyecek” haberini okuduk. Birileri de bu haberi yorumlamış, Almanlar haklı, dil bilmeden aşk olmaz diyen var; Almanlar insan haklarına aykırı davranıyor, aşkın dili olmaz diyen de var.

     Bu haber beni ülkemizdeki politikacıları düşünmeye yöneltti; eskiden beri düşünüyordum; örneğin Süleyman Demirel, Kenan Evren, Deniz Baykal, Recep Tayip Erdoğan, Abdullah Gül âşık olmuş mudur?

     Çok kesin, keskin konuşmak belki yanlış olur; ama ben bu kişilerin gerçekten âşık olduklarını sanmıyorum. Ecevitlerin aşkını örnek gösterenlere de aşkın böylesi mi iyi, hiç olmaması mı, demek geliyor içimden.

     Aşk insanı eğitir arkadaşlar; yoğurur yontar biçimlendirir, inceltir, yürekteki bütün kara noktaları siler; gerçekten âşık olup da gerçek aşkı tattığınız insanla yollarınız ayrılsa bile artık eski halinize dönemezsiniz.

     İşte kendimce böyle bir ölçü buldum; politikacıları bu açıdan değerlendirdiğimde kadını yalnız eş ve kutsal ana olarak bir yere oturtan ve oradan indirmeyen politikacıya hiç güvenmiyorum. Kadınlar için de böyle. Erkeği salt baba, geçim kaynağı olarak gören kadın da çok şanssız bence. Hiç âşık olmamış demektir.

     Bu nedenle aşkın özel dilbilgisi kuralları, işaretleri olan bir dili yoktur; aşkın dili evrenseldir, aynı zamanda bireyseldir. İnsan o dili bir kez yakaladı mı, artık hep insanca davranır, insancıl olur. Aşkın dili eril ya da dişil de değildir; aşkın dili özgürdür. Aşk özgürlüktür çünkü. Yüreğinizi özgür kılmak, duygularımızı kısıtlamamaktır aşk.

     Aşk demokrasinin ilacıdır; insan kendi yüreğine, kendi sevdiğine yakıştırdığı her şeyi, her hakkı, her özgürlüğü başkalarına da yakıştırır.

     Sonsözüm; adımı çok seviyorum; sevgi dolu günler diliyorum!
SEVGİ ÖZEL, 14 Şubat 2009

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder