3 Aralık 2012 Pazartesi

Dilimde Tüy Bitti'den

Dil Siyasamız Var mı?
Başlıktaki soruya soruyla karşılık verdiğinizi duyar gibiyim. “Eğitimde, ekonomide, sağlıkta, çevrede eli yüzü düzgün bir siyasamız var mı ki dilde olsun?”

Böyle düşünenlere katılmıyorum!

Parça bohçası gibi de olsa, “milliyetçi muhafazakâr”ların özellikle eğitimde baskın olan bir dil siyasası yok mu? Parça bohçası nedir bilir misiniz? Gençlerin çoğu bilmez. Belki “patchwork” dersek, ne olduğunu çıkarırlar. Parça kumaşlar kare kare, üçgen üçgen kesilip dikilir; bohça, yatak örtüsü, namazlık olarak kullanılan eşyalar çıkar ortaya. Kumaş parçalarındaki desen, renk uyumu, bunları kesip biçen, diken kişinin beğenisini yansıtır. Parça bohçası ilk yıkanışta kumaşlar renk atmazsa, bir süre işe yarar. 1950’den sonraki eğitim sistemi, hep iktidarların sisteme vurduğu yamaların rengini yansıttı; bilimsel bilgiyle çelişen bu yamalar her iktidar döneminde soldu, çirkinleşti.

İşte ülkemizin böyle bir eğitim ve kültür siyasası var. Eğitim ve kültür kurumlarının başına gelen kişilerin bağlı olduğu siyasal partilerin dünya görüşüne göre, orasına burasına yama gibi yapıştırılan, temel sorunlara çözüm aramayan gündelik siyasalarla “gül gibi” geçinip gider olduk da çoğumuz, içine düştüğümüz iletişim kopukluğunun ayrımında bile değiliz.

1950’den bu yana Milli Eğitimin başına gelenler, Atatürk’ün başlattığı Dil Devrimini hiç sevmediler, hiç benimsemediler. Türkçeye kazandırılan yeni sözcüklerle ve bunları kullananlarla alay edecek, dile ve dilseverlere çamur atacak kadar da... Evet, küçüldüler. Küçüldüklerinin ayrımına varamadılar; çünkü yarım yüzyıldır hep iktidar sarhoşluğu içindeler. Hem milliyetçi hem de muhafazakâr olduğunu sanan bu kafalar, sanki Arap abecesinin kullanıldığı dönemde herkes şıkır  şıkır okuyup yazıyormuş da eski kültür değerlerine aslanlar gibi sahip çıkılıyormuş gibi, yeni yazının, yenileşen dilin geçmişimizle bağları kopardığını söyleyip durdular. Böyleleri Arap abecesinin Türkçenin ses özelliklerini yansıtmayan bir dizge olduğunu bal gibi bilir de bile bile halka yalan söylerler.

Arap abecesinde ünlüler genellikle imlerle belirlendiği, kimi ünsüzler için birden çok harf olduğu için, bu dizgenin öğrenilmesi son derece zordur. Yüzyıllarca süren imparatorluk döneminde okuryazar sayısının azlığı, okuryazar olmayanların bu abece ile yazılmış her şeye dinsel anlam yükleme alışkanlığı, imparatorluğun tarihe mal olmasından sonra da her dönem birilerinin işine yaramıştır. Geçmişte halkın dilekçesini de muskasını da eski yazıyı “iyi” bildiği için halktan daha akıllı, daha zeki olduğunu sanan açıkgözler yazıyordu. Halk okuyamadığı eski yazıyı, anlamadığı eski dili kullananları “derin âlim” sanıyor; eh, kesesi neye elveriyorsa, bu “derin âlim”lerin hakkını teslim ediyordu. Yazık ki 2000’li yıllarda da yaklaşık doksan yıllık devrim deneyimimiz hiçe sayılarak ülkenin geleceğini yine “falcı”lar seslendiriyor; yargılar, “inşallah”la başlayıp “okey”le noktalanıyor.

Yurdumun güzel insanları hak yemez, hakkını yiyeni de görmek istemez.

Osmanlı aydınlarının çoğu Anadolu’nun hak yemekten korkan güzel insanını bağımsızlık savaşı sırasında tanımıştır. Mustafa Kemal, Anadolu insanının eğitimsizlik yüzünden başına gelenleri ilk görendir; savaş sürerken bile okulların kapatılmaması için çabalamış, minicik savaş bütçesinden okullara pay ayrılmasını sağlamıştır. Mustafa Kemal, eski yazı ve dilin halkın önündeki engel olduğunu da ilk görendir; cumhuriyet kurulunca yazıyı değiştirmeye, dili yalınlaştırmaya, bir başka deyişle Türkçenin üstüne çekilen kalın perdeyi kaldırmaya karar verir. Çünkü yeni kurulan devlet, halk egemenliğine dayalı bir cumhuriyettir ve bu cumhuriyetin yurttaşları, laik eğitimle çağdaş dünyanın izleyicisi değil, katılımcısı olacaktır. Kullanılan eski yazı ve dil, yapılan ve yapılacak devrimlerin önünde ciddi birer engeldir. 1 Kasım 1928’de Harf Devrimi yapılır; o öğretim yılında yeni yazı kullanılır. Yeni yazı, yüzyıllarca kullanılan dilin zorluklarını ortaya çıkarmıştır. Aradan dört yıl geçer, sıra dilde devrime gelir.

Dil Devrimi ile cumhuriyetin bilimsel sanatsal üretimi yoğunlaşacak, toplumun her kesimi arasındaki dil ayrımı ortadan kalkacak, ulusal bütünlük sağlanacaktır. Atatürk, kültür siyasalarının belirlenmesi açısından Dil Devrimini çok önemsemiş, dönemin dilcileri, yazıncıları ve aydınları gibi, bu konuda kendisi de çalışmıştır. Ne yazık ki bugün gençlerin çoğu, geometri terimlerini Atatürk’ün Türkçeleştirdiğini bile bilmiyor.

Yazı Devrimi ile yaşlılar bile kısa zamanda okuryazar olmuştur. Ruşen Eşref Ünaydın’ın Eylül 1932’deki ilk Türk Dili Kurultayının son gününde söylediği gibi, Türkçe tarihinde ilk kez topluca düşünülüp tartışılmış, dilin sorunlarına ilk kez topluca çözüm aranmıştır.

Görkemli bir bağımsızlık savaşıyla doğan ulusdevletin kimlik kazanmasında, dilin önemi kuşkusuz tartışılamazdı. Çünkü toplumun kendisini doğru anlatması, kendisi dışındaki olup bitenleri doğru anlayıp algılaması için en etkili araç dildi.

Türkiye Cumhuriyeti, köklü bir tarihin, engin bir kültürün sahibidir, bulunduğu coğrafya, insanlık tarihi açısından da çok önemlidir. Bu coğrafya kat kat yapılmış, her katı değişik tatlar içeren görkemli bir pasta gibidir. Her katında bir başka uygarlığın derin izleri vardır, bu coğrafyada pek çok devlet kurulmuş, ama hiçbirinin dili bugüne dek gelememiş, tarihe mal olmuştur.

Dili, her toplumun ulusal kimliğidir. Üretken olan bir ulus neyi yapmışsa, adını da kendisi koyar. Dili, her türlü bilimsel, sanatsal, uygulayımsal kavramları karşılayacak yolda gelişen bir toplumu, us ve bilimdışı alanlara çekme olanağı yoktur. Bu anlamda Atatürk bilimsel, sanatsal açıdan yaratıcılığını ortaya koyan ulusların, uygulayımda, yani teknolojide de yaratıcı olacağını bilen uzakgörüşlü bir aydındır. Oysa Dil Devriminin Türkçeyi kısırlaştırıldığını ileri sürenler, dil ile üretim arasındaki ilişkiyi bile bile gözden ırak tutan, toplumun üretici yanını budayıp tüketici olması için körükleyenlerdir.

Türk Devriminin meyvesini toplamak için çok beklemek gerekmemiş, yazısı, dili, kılık kıyafeti, ölçüsü, tartısı değişen Türk ulusunun bilimcileri, sanatçıları ürün vermekte gecikmemiştir. Siyasal açıdan da kültürel açıdan da devrimlerin temelinde yatan ilke, ulusal değerlerinin bilincindeki toplumun evrensel değerleri bilgiyle yoğurmasıdır. Bu nedenle Mustafa Kemal, birilerinin sık sık ima ettiği gibi batıcı değil, ayakları yerde bir batılıdır. Başlattığı kültür devriminin özünde de bu ilke açıkça görülür.

Ne yazık ki onun ölümünü izleyen yıllarda, özellikle 1950’den sonra, Türk Devriminin anlamını kavramak istemeyen kadrolar işbaşına gelince, devrimler bir bir yara almaya başlar. Öyle ki 1950’lerdeki iktidar, Mustafa Kemal’e ve devrimlere saldırılar yoğunlaşınca, devrimleri yasayla korumaya kalkar. O gün bugündür, devrimlerin kimisi yasayla korunmaktadır.

Devrimler yasayla korunur olduktan sonra, Mustafa Kemal’in öncüsü olduğu kültür siyasalarından uzaklaşma süreci hızlanmıştır. Karşıdevrimci düşünce ve eylemler önce gizli gizli, sonra Türk Devrimine inanmayan iktidarlarca desteklenmiş, bu destek, giderek örgütlü tepkiye dönüşmüştür.

Politikacıların bu ülkeye yaptıkları en büyük kötülük, devrimleri eğitim-öğretimin sisteminin özüne sindirmek yerine, yasayla korumaya kalkışmaları olmuştur. Örneğin Harf Devrimi hâlâ yasayla korunuyor, ama ülkenin her yerinde yasayı çiğneyen tabelalar var, tepesinde “taxi” yazan araçlar, yıllardır yayın yapan televizyonlar, yargı organlarının hiç mi hiç dikkatini çekmiyor. Yazı ve sözlerimiz çıkmaz sokaklarda tutsak oluyor.

Yarım yüzyıla yakın bir süredir, okullarımızda Harf ve Dil Devrimlerinin yalnızca tarihi ezberletiliyor, bu devrimlerin hangi gereksinimden doğduğu öğretilmiyor. Dil Devrimi, 1980’den sonra “lisan inkılabı”na dönüştürüldü. Milli Eğitim Bakanlığı, aklına estikçe sözcük yasaklar, ders kitaplarından cımbızla yeni sözcükleri ayıklar. Etkili yetkililer, yeni sözcükleri kullanır; ama öğretmen kullanırsa, yandı! Bu, devrim karşıtı bir siyasadır, yazık ki bu siyasa Atatürkçü olduğunu söyleyen kadrolar eliyle resmi kurumlarda egemen kılınmıştır.

Yetkililer diyor ki okullar başta olmak üzere her yerde “yaşayan Türkçe” kullanılacak, nedir şu yaşayan Türkçe? Eski dile ve yazıya özlem duymanın, yani Atatürk’ün başlattığı Dil Devrimini yadsımanın Türkçesidir. İçi boş görünen ama anlamı derin bir siyasayı saklamak için kullanılan tozlu kirli bir perdedir. Perdenin önünde başka şeyler söyleyenler, arkasında bin bir türlü çirkin mi çirkin, yalana dayalı oyunlar hazırlar.

Atatürk’ün amaçladığı dil siyasası bırakıldığı için, çoktandır tepeden tırnağa iletişim kopukluğu yaşanmaktadır. Bunun en belirgin kanıtı şudur. Yöneticiler soba tahtası der, yönetilenler bunu bayram haftası anlar, yalancı bayram havası sürer gider. Geçim derdine düşürülen bir halk “gayri safi milli hasıla 1000 dolar” türünden palavraları yorumlayabilir mi?

Türkçenin eğitimi ve öğretimi için çağdaş yöntemlerin, araç gereçlerin kullanılmadığı bir ortamda, bir de yabancı dille öğretim sorunumuz var. Boynuna azgelişmişlik etiketi takılan bir ulusun gençleri, bireyleri, elbette olanakları ve yetenekleri varsa bir değil, birden çok dil öğrenmelidir; ama önce kendi diliyle düşünce üretme, kendi dilinin mantığını kavrama, müziğini duyma becerisi kazanmalıdır. Bu nedenle yabancı dille öğretim yerine, herkes için sağlıklı yabancı dil öğretimi yapılmalıdır. Şimdiki uygulama ise dil ve eğitim siyasalarının iflasıdır. Başka türlü açıklanamaz.

Bugün içine düştüğümüz kargaşadan kurtulabilmenin tek yolu, Atatürk gibi kararlı olmak, onun gibi yüreklice davranarak, eğitim ve kültür siyasalarını usun, bilimin verilerine dayandırmaktır. Kapatılan Türk Tarih ve Dil Kurumlarını yeniden eski tüzelkişiliğine kavuşturmak, yabancı dille öğretim yerine, herkes için sağlıklı yabancı dil öğretimine geçmek, çağdaş olanaklarla donatılmış öğretmen okulları açmak, eğitim dizgelerini yöntem ve araç gereçleriyle yenileştirmek, yapılması gereken ivedi işlerdir. Bir başka deyişle parça bohçası görüntüsündeki eğitim-kültür siyasasını bir yana bırakıp bilimsel verilere dayalı yepyeni bir sistem kurmaktır.

Nasıl mı? Yarım yüzyıl önce kolumuzu kaptırdığımız yayılmacılardan kurtulmayı, yani yeni bir kurtuluş savaşı vermeyi göze alarak...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder