3 Aralık 2012 Pazartesi

Dilimde Tüy Bitti

SUNUŞ
"Sev Türkçeni Çocuğum.."
Türkçeye emek veren ustaları düşünürüm sık sık. Ölenleri, yaşayanları, ilerlemiş yaşına karşın savaşımdan caymayanları... Savaşımla geçip giden yaşamları...

Doğrudan, iyiden, güzelden yana olmanın bedeli niçin bu denli ağır? Diline emek vermek, Dil Devrimine inanmak, devrimi savunmak suç mu?

Doğruya, iyiye Kafdağı kadar uzakken durmadan “birlik ve beraberlik” şarkısı söyleyenlerden kuşkulanmayı ustalarımdan öğrendim. Dilde “birlik ve beraberlik” isteyenler hep aynı sakızı çiğnerler; Dil Devrimi, öz Türkçe denmesin yeter ki... Türkçe, yüzyıllar boyu Arapçaya, Farsçaya duyulan hayranlıkla tanınmaz duruma gelmedi mi? Osmanlı aydınlarının bu dillere benzeterek uydurduğu sözcüklere açılan kucaklar yetmedi, şimdi de kapılar Amerikancaya açıldı. Yabancının siyasal, ekonomik dayatmalarını kabullenenler hem “milliyetçi”, hem de “muhafazakâr”dır. Böyleleri demokrasi kavramını da tepe tepe kullanırlar. Bunların milliyetçiliği, demokratlığı, büyülü bir sözcük gibi söylenip duran “muhafazakârlık”ın arkasında saklıdır. Bu, sözde demokratların maskesi olan “milliyetçi muhafazakârlık”ın Türkçesi ulusçu tutuculuk, özü de geçmişe ağıt yakmaktır. Daha açık söylersek Türk Devrimine direniştir, tepkidir, hoş görüsüzlüktür, ussal olan her şeye saldırıdır. Ustalarımın bütün yaşamı bunları anlatmakla geçti; geçiyor. Olup bitenleri anlatmanınsa dilden başka aracı var mı?

Gülten Akın’ın “Sonunda işte yaşlandım” dizeleriyle birlikte yarım yüzyılı aşan kendi yaşamımı, savaşımımı düşünüyorum. Bizler, ulusal ve evrensel değerlere inanarak Mustafa Kemal’in ulusçuluk anlayışına sahip çıkıyoruz. 21. yüzyılın başındayız daha ve özünde ırksal, dinsel öğelerin baskın olduğu “milliyetçilik”in “yurtta ve dünyada barış”ı nasıl yok ettiğini, toplumlara ne ağır bedeller ödettiğini gördük, daha neler göreceğiz bakalım.

Oysa dünya görüşümüz ayrı da olsa aynı coğrafyada yaşamak, birbirimizi anlamak, bunun için aynı dili doğru konuşmak zorundayız. İşte ustalarım hep bunu anlatmaya çalıştılar, bizler de çalışıyoruz.
Bu kitapta, 1950’den sonraki eğitim-kültür siyasamızı parça bohçasına benzettim. Çünkü 1950’den bu yana Türk Devriminden gittikçe uzaklaşarak 2000’lerde “inşallah”la “okey” arasına sıkıştırılan bir ülke olduk. Göz göre göre... Bile bile... Bu nedenle ben de çoğunuz gibi çok dolu, çok öfkeliyim, ne ki öfkemi ussal, bilimsel, sanatsal verilere yaslanarak dirence dönüştürmek zorundayım. Zorundayız...

Otuz yılı aşan bir zaman diliminde Dil Devrimi için, Türkçe için çok yazdım çok konuştum, bunların kimisini kalıcı kılmalıydım. Kitapta ara ara “Atatürk’e sesleniş”imi duyacak, Türkçeye sahip çıkma savaşımımı dillendiren satırlarımı okuyacaksınız. “2000’lerin Türkiyesinde Nece Konuşuluyor?” diye soracağım sık sık... İçim yanarak, gözlerim buğulanarak... Biliyorum, sizin de zaman zaman içinizdeki yangın büyüyör, gözleriniz nemleniyor, yüreğiniz öfkeyle çarpıyor... Öfkeye yenilmeyelim, çünkü “Türkçe sahipsiz değil!” Hep birlikte öfkemizi dirence dönüştürür, sorma, sorgulama, ussal tepki verme yolunu seçersek, gerçeği daha iyi göreceğiz; çünkü azınlık da değiliz, yalnız da!...
Asla yalnız değiliz, asla azınlıkta değiliz! Ulusal ve evrensel değerleri bilgiyle sanatla harmanlayarak büyüteceğimiz Türk Devriminden de Türkçeden de asla vazgeçmeyiz! İşte bu nedenle uzattığım eli tutmanızı bekliyorum!

“Dil Kiri El Kiri” adlı yapıtımı gençlere armağan etmiş, onlara Türkçenin öyküsünü anlatmaya çalışmıştım. Bu kitabı da gençlere armağan ediyorum; ilköğretim okullarındaki minicik çocukların “Türkçeyi koruma öbekleri” oluşturduğu bir ortamda bile karamsar değilim. Kitabın gün ışığına çıkmasını sağlayan sevgili dostlarım Nilgün ve Aydın Ilgaz’a içtenlikle teşekkür ederim. Yapıtın, Çınar Yayınlarından çıkması da beni ayrıca heyecanlandırıyor, çünkü koca “Çınar” Rıfat Ilgaz’ın “Sev Türkçeni çocuğum/ Dilini sevenleri sev” çağrısı hep kulağımda. Yaşadığım sürece bu çağrıyı yineleyeceğim!

Sevgiyle kalın!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder