3 Aralık 2012 Pazartesi

Dil Kiri El Kiri

SUNUŞ
Gençlere Armağanımdır
1980’lerin ortasında bir gün, Aziz Nesin’e “yayın dünyası”nda gördüklerimi, yaşadıklarımı yazacağımı söyledim. Güldü ustam. “Ne gördün ki daha” dedi. “Dün bir, bugün iki...”  Sonra ekledi: “Anı yazmak için çok gençsin, benim bile anı yazacak çağım gelmedi.”

Doğru söylemişti; yayın dünyasında daha bir şey görmemiştim... Ama yayın dünyasına, bu dünyayı iyi bilen, bir bakıma bununla iç içe olan bir başkasından, dil dünyasından geçmiştim.

Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin Türk Dili Bölümünü 1971 güzünde bitirmiş, Prof. Dr. Vecihe Hatiboğlu’nun çağrısını sevinçle karşılamış, 10 Kasım günü Atatürk’ün Türk Dil Kurumunda çalışmaya başlamıştım. Dilbilgisi ve Dilbilim Kolundaki küçük masama oturduktan birkaç ay sonra, saçım önüme düştü. Cebimde, “Türk Dili Bölümünü” bitirmiştir yazılı bir diploma vardı, ama ben Türkçeyi, sokaktaki yurttaş kadar biliyordum.

DTCF’ye, 1967-68 ders yılında girmiştim; ilk yılın, ilk yarısında girdiğime gireceğime pişman olmuştum. Bir an önce bir okulu bitirerek yaşama atılmak, para kazanmak zorundaydım. Okuduğum bölümü ve kimi hocaları hiç sevmediğim için, ders çalışmak zoruma gidiyordu. Öğrenci olaylarının tırmanması, yoğunlaşan baskılar, her gün kavga dövüş ile geçen dört yıl... 12 Martla birlikte aslan kesilen tutucu hocaların eylemci değil, “sempatizan” olanları bile mimlemesi sonucu,  “orta derece”yle bitirmiştim okulu. TDK’de bu “derece”yle yetinmem olanaksızdı, ya dizimi kırıp Türk dilini öğrenecek, ya bu diyardan gidecektim.

Kendimi Dilâçar’a “asistan” atadım, kimseye söylemedim bunu. Dilâçar’a bile... Ama o, birkaç ay sonra anladı oyunumu, birkaç kez havlu atmaya kalktım, olmadı; kendi kurduğum oyunu, kendim bozamadım. Dilâçar, Türkçeye ve tüm dillere âşık bir bilgindi. Geç aydım... Bu aşkın bulaşıcı olduğunu anladığımda, dil devrimi bayrağını dalgalandıran ustaların çırağıydım artık. Türkiye Türkçesini araştıran ekip içinde pişiyordum. Prof. Hatiboğlu’yla, Ömer Asım’la, Prof. Dr. Doğan Aksan’la, aynı yapı içinde olmak bile coşku vericiydi. İlk kez 1976’da bir kitabın ön kapağına adım yazıldı. Sevinçten kaç gece uyuyamadım.

Kimler geldi kimler geçti TDK’den... Akşit Göktürk, Berke Vardar, Özcan Başkan, Sabahattin Kudret Aksal, Hıfzı Veldet, Ferit Devellioğlu, Dehri Dilçin, Gündüz Akıncı, Macit Gökberk, Seha Meray, Cavit Orhan Tütengil, Ceyhun Atuf Kansu, Salah Birsel, Aziz Nesin, Bahri Savcı, Enver Ziya Karal, Cahit Külebi, Beşir Göğüş ve yitirdiğimiz nice bilge kişi... Tahsin Yücel, Bedia Akarsu, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Özer Soysal, Necati Cumalı, Semih Tezcan,  Emin Özdemir, Oktay Akbal, Adnan Binyazar, Ali Püsküllüoğlu, Gülten Akın  ve TDK’nin seçilmiş son Başkanı Şerafettin Turan... Adını sayamadığım dilciler, yazıncılar...Hepsiyle az ya da çok zamanı, coşkuyu, tasayı paylaşmanın mutluluğu, dostluklar...Kiminden bir, kiminden beş sözcük öğrendiğim ustalar...

Sonra Türk Dil Kurumu “devlet dairesi” yapılarak kapatıldı; kendi isteğimle ayrıldım. 1983 Ekiminde Bilgi Yayınevinde çalışmaya başladım. Bir okuldan ötekine geçmiştim, yine sevdiğim bir iş, yine sevdiğim insanlar, kitaplar kitaplar... Basımevinden gelen bir kitabın sıcaklığı, kokusu; sıcacık ekmek gibi... Kitapların içindeki binlerce, milyonlarca sözcük... Sözcüklerin bir araya gelerek kurduğu görkemli dünya...Dil dediğimiz o büyülü varlıkla yaşanan otuz yıllık aşk...

Aziz Usta gibi düşünecek olursam, anılarımı yazma çağım hiç gelmeyebilir, çünkü içimdeki “küçük kız” bir türlü büyümüyor. Onu, kimi kez yiyecek içecekle oyalayarak (yemeyi çok seviyor), kimi kez armağanlara boğarak, çoğu kez ülküleri doğrultusunda savaşıma zorlayarak büyütmeye çalıştım. Kitaplığı olmayan, yalnızca pazar günleri gazete alınan bir evde, ama sevgisiz kalmadan büyüdük, o küçük kızla ikimiz. Aynı dili konuşmaya çalıştık, birbirimizin yanlışını düzelterek...

İçimdeki küçük kızla el ele, baş başa vererek birçok şey kazandım; en az da para... Türkçeyi kendi çabalarımla öğrendim, yazmaya başladım. “En iyisini, en doğrusunu ben bilirim” diyemem kesinlikle. 1950’lerde darı ekilmeye başlanan okullarda, zamanla buğday biçilecek değildi; Türkçeyi iyi öğrenmemiz için dönemin en bilgili, en sevgili öğretmenlerinin eline düşmemiz bile yeterli olmadı. MEB, “herkes anadilini anasından öğrensin” aymazlığı içindeydi sanki.

Değerli dilci, ustam Emin Özdemir, 20. yüzyılın son çeyreğinde yetişenleri, “Tostla beslenen, testle öğrenen”ler olarak tanımlıyor. Onlara Rıfat Ilgaz gibi seslenenlerin azaldığı, önlerine “tost” ile “test”ten başka bir şey konmadığı düşünülürse, Özdemir’in bu sözü, eğitim anlayışımızın ne olduğunu da ortaya koyar.

Bu kitapta yüzlerce soru var... Kim üstüne alırsa... Bir gözünü yumarak, ülkede yaşananları görüyor, biliyor gibi yapanlara değil sorularım. İki gözünü yumarak devekuşunu oynayanlara ise, hiç sözüm yok... Ben sorularıma, gençlerin yanıt vermesini bekliyorum. Yanıtlama gereksinimi duymasalar bile, birkaçını, birkaç dakika düşünsünler istiyorum. İstemiyor, diliyorum; dilemiyor yalvarıyorum. Yalnızca gençlere... Birkaç sorum, birkaç genç arasında birkaç dakikalık tartışma yaratabilirse, sevineceğim. Çünkü arkası gelir, gençler işini yarım bırakmaz, bırakmamalı... Bu nedenle, bu kitabı, gençlere armağan ediyorum.

Bu kitapta, gençlerden saklanan, ya da onlara yalan yanlış anlatılan Türkiye Türkçesinin öyküsü var. Bu öyküyü aktarırken, yaklaşık otuz yıldır tanığı ya da içinde olduğum olayları, kurumları; olayları ve kurumları etkileyen kişileri de anlatmak zorundayım. Bu açıdan bakınca kitapta benim ya da başkalarının anılarını da bulacak okur. Benim kuşağım, 2000’lerde, yarım yüzyıldır dünyayı şenlendiren “gençler”in arasına katılacak. Demek ki anı yazma çağımız gelmiş de geçiyor... Bizim kuşağın anılarında öğretmenlerin yeri bir başkadır. Abarttığımı düşünen olsa bile, söylemek zorundayım. Bizlerin yaşamında öğretmenlerin yeri ve önemi, ana babalarınki kadar, kimi kez onlardan daha öndedir. Doğayı, ilişkileri bozan, kirleten eller önce onlara uzandı.

Sevgi sözcüklerinin sözlüklerde tutsak olduğu bir süreçten geçiyoruz toplumca... Kaba bir el, belleğimizdeki “güzel, iyi, doğru, hoş, sevimli, sevgili, saygılı, albenili, renkli, ince, içten, güleç, iyimser, özverili, özlenen, özgüvenli, özgürlükçü, yeni, yenilikçi, ileri, ilerici, devrimci, erdemli, uygar...” gibi, tek başına kullanıldığında bile içimizi ısıtan yüzlerce sözcüğü sildi sanki. Daha pencereden bakmadan ağacın yaprağını kara, suları bulanık, sokakları kirli, davranışları yoz olarak değerlendiriyoruz. Haksız da sayılmayız. Birileri gözlerimize kara gözlükler taktı, kulaklarımızı tıkadı, elimize fırçayı kara boyayı verdi...Ak olanın, iyinin, güzelin, doğrunun üzerine sallıyoruz fırçayı, nereye rastgelirse...Birileri dilimize olumsuz, sevimsiz, itici, karalayıcı, incitici ne kadar sözcük varsa yapıştırdı. Yüzüne tükürülenler yağmur yağdığını sanıyor, duyarlı, ince insanlarsa kaygılı...

“Neden, niçin, nasıl, hangi, kim, nerede, ne hakla...” Sormuyoruz... Soranların, ensesinde nasıl boza pişirildiğini görüyoruz çünkü... Gördüklerimizi dile getiremiyoruz. “Düşünce, düşünce üretmek, düşüncesini özgürce dile getirmek...” korkutuyor bizi, “adliyeye gider” anlamı taşıyan bir “ok”a dönüşüyor çoğumuz için. Politikacılar, “Herkes düşüncesini açıkça söylemelidir, ama...”diyor. Bu “ama”da düğümleniyor,“ama” duvarını aşamıyoruz. “Dokunulmazlık”ın arkasına sığınan “dokunamadıklarımız” usundan geçeni, abuk sabuk da olsa söylüyor. Ötekiler soramıyor, tartışamıyor, sorgulayamıyor, “oy”unun arkasında duramıyor, alicengiz oyunlarında figüran oluyor.

Okulların okul, eğitim dizgelerinin dizge olmadığı, devletin eğitim ve ekin söz konusu olduğunda elini cebine sokmadığı, tersine “tasarruf” deyince, yalnızca bu iki alanda en sıkı “tedbir”i uyguladığı bir ülkede, çoğumuz dilin kirlendiğini, dahası elden gittiğini söylüyoruz. Çoğumuz dili kullanmayı kendi çabalarımızla öğrendik, öğrenmeye çalışıyoruz. Türkçe, dilbilgisi, yazın derslerinin tadına varamadan, bu dersleri hiç sevmeden okullardan çıkıp yaşama atılıyoruz. “Türkçeden bütünlemeye kalınır mı, alt tarafı Türkçe...”diyen ana babayı haklı buluyoruz.

Anayasamızın bile dili bozuk; Türkçe, dilbilgisi, yazın kitaplarının kapağını açmadan, okullarda ne yaşandığını irdelemeden, “ağzı olan” konuşuyor, eline kalem alan yazıyor. Dilimiz kirleniyormuş, kirlenmekle kalmıyor bozuluyormuş. Ne, niçin kirlendiği tartışılıyor; ne, nasıl temizleneceğine ilişkin öneri üretiliyor.

Her alanda olduğu gibi, dilin temizlenmesi için de bir “kurtarıcı” bekleniyor sanki... Türkçe yeniden yabancı dillerin boyunduruğu altına girme tehlikesiyle yüz yüze bugün... Kurtarıcı mı gerekiyor? Bu kurtarıcı “ben”im, “siz”siniz, “biz”iz...

Mustafa Kemal de halkın içinden gelmiş bir “kurtarıcı” idi. “Bağımsızlığını korumasını bilen Türk ulusu, dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır” demişti. Mustafa Kemaller, Anadolu’da savaşırken, Osmanlıca denilen yapay dilin altında bile erimeyen, yok olmayan, kirlenmeyen, bozulmayan, yozlaşmayan Türkçenin, halkın dilinde pırıl pırıl kaldığını görmüştü. Dil devrimi ile yıkamıştı Türkçeyi aydınlar, Osmanlıcayı akıtmışlardı Türkçenin üzerinden.

Kuşkusuz o günden bu yana uygulayımın da katkısıyla yaşama biçimimiz değişti, radyo televizyon dediğimiz iletişim araçları bugün, halkın dilini olumsuz yönde etkiliyor. Eğitim dizgeleriyle dil bilinci edinemeyen toplum, dilin önüne dikilen tehlikenin bilincinde değil. Ancak aydınların bıkıp usanmadan dilin kirlendiğini, bozulduğunu, yozlaştığını yinelemesi, bu sonucu baştan kabullenmek gibi oluyor. Üstelik kirlenme, bozulma, yozlaşma tehlikesiyle yüz yüze olan, yalnızca dil değil... Varsayalım ki, dilimiz kirlendi, bozuldu, yozlaştı... Savaşımı bırakacak mıyız? Dilin kirlenmesine, bozulmasına, yozlaşmasına çanak tutanları ödüllendirmek olmaz mı bu? Körün istediği bir göz...

Elimiz böğrümüzde “kurtarıcı” mı bekleyelim? Dilin kirlenmesi, bozulması, yozlaşması için “üstün” çaba harcayanların adresi belli, politikası belli... Öyle dışarıdan göründüğü gibi en ”büyük”, en güçlü olan da onlar değil... Biz, sokağımızı, evimizi, okulumuzu, işyerimizi, kafamızı, gönlümüzü, TBMM’yi kirleten politikalardan bıktık... İkiyüzlülerden bıktık, karşıdevrimcilerden bıktık... Dilimizi, dolayısıyla düşüncemizi bu kirlenmeden koruyacağız. Korumalıyız... Ama nasıl?

Dilin kirlenmemesi için çaba harcayan bilimcileri, yazarları alkışlamakla birlikte, kitaplar dolusu “gülünç dil yanlışı”yla, gazetelerin spor ya da “magazin” haberleri, gülmece dergileri, televizyonların “televole”leriyle beslenen, ağlanacak haline gülen bir toplumun, özellikle gençlerin karamsar bir dünyaya yönlendirildiğine inanıyorum. Kuşkusuz dilimiz bir tehlikeyle burun burna... Kuşkusuz dilimiz korunmalı...

İşte bu kitap, bu seslenişin yaşama geçmesi, çocuk ve gençlerimizin dilinin, yolunun açılması için yazıldı. İlk bölümde, ülkemizde dil devrimini, devrim yandaşlarıyla karşıtlarının dile bakışını gösteren duyguları, duyarlıkları, ya da duyarsızlıkları ele alarak, atalarımızın “Sözü söyle alana, kulağında kalana” sözünü işledim.

İkinci bölüme “Dile gelen ele gelir” dedim. Dilimizin öyküsünden bir kesit daha sundum. Yapıtı gençlere armağan ettiğim çocuk ve gençlerimizin dünyasından atasözleri, deyimler silindi. Genç yazarlar, çevirmenler, gazeteciler, özellikle atasözlerini, deyimleri, Türkçeye özgü söz kalıplarını ya hiç bilmiyor, ya da yanlış kullanıyor.  Bu nedenle yapıtta, arabaşlık olarak deyimleri,  çokça da atasözlerini kullandım.

Bu çalışma sırasında pek çok atasözünün, günümüz insanına seslenmediğini saptadım. Atasözlerinin, toplumun yaşama biçimini, alışkanlıklarını yansıttığı düşünülürse, bu sözlerin çoğunun eskimesi doğaldı. Atalarımızın, “Sakla samanı gelir zamanı; Damlaya damlaya göl olur; Çok söz yalansız, çok mal haramsız olmaz; Ar dünyası değil, kâr dünyası, Ağa borç eder, uşak harç...” gibi sözleri dışında, anlatmaya çalıştığım her olaya, duruma uygun atasözü ya da deyim bulabildim.

Bu kitabın da,  aynı konuyu işleyen öteki yapıtlar gibi, usun öncülüğüne, bilimin sanatın verilerine inanan insanları bir araya getirmesini diliyorum. Kitabımı, balina avına çıkmış gibi, yanlış bulmak için didikleyen de olacak, sevimli ya da sevimsiz bulan da; bundan ancak sevinç duyacağımı, baştan belirtiyorum. Yanlış avcılarının, yanlışlarımı gösterirken amacımı, otuz yıllık savaşımımı göz önüne alarak, düşünce kirliliğini duyumsatmayacak bir biçem sergileyeceklerini umuyorum. Çünkü bu kitap Türkçeyi seven herkesin elini tutmak, karşıdevrimcilerin oyununu bozmak için yazıldı. İlle de gençler için...Onları, gözlerinden öpüyorum bir bir...

Ne diyelim; arpa samanıyla, kömür dumanıyla...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder