3 Aralık 2012 Pazartesi

Devrimciler Aşık Olamaz(dı)

Kalemi, kâğıdın üstüne bırakıp kalktı. Saatlerce sandalyede oturmaktan sırtı tutulmuş, bacakları uyuşmuştu. Parmakları da yorulmuştu. Sabahın yedisinden beri masa başındaydı; yazmış da yazmış, bir bakıma kâğıtlara savaş açmıştı. Yazı makinesiyle mektup yazmayı sevmiyordu. Düzgün, ölçülü harflerin duygularını yansıtmayacağına inanıyordu. El yazısı öyle mi ya? "Sevgili" diye başlarken bir mektup, s'nin, e'nin, v'nin... tüm harflerin yürekten beyne, beyinden parmak uçlarına akan bir duygu yoğunluğuyla biçimlendiğini gözleriyle de görürdü insan.

Ayağa kalktı, ellerini beline dayadı, bacaklarını iyice açıp iki yana yaylandı; başını yere değdirmeye çalıştı. Hamlamıştı, yine de böyle eğilip kalktı birkaç kez. Başı yere yaklaştıkça, ilk gözüne çarpan buruşturup buruşturup attığı kâğıtlar oldu. "Sen adam olmazsın" dedi kendi kendine. "Bu kâğıtların arkasını kullanabilirdin pekâlâ", güldü. Masasının altındaki sepete atmak için, kâğıt topaklarını toplamaya başladı. Sonra bu kâğıt toplardan birini açtı, masamın üstündeki küllüğü içine boşaltacaktı ki, "Yârim..." diye başlayan satıra takıldı gözleri. Sandalyesine yeniden oturdu, bir elinde boş küllük, ötekinde içi izmarit, kül dolu kâğıt, öylece kalakaldı.
"Niye bana mektup yazdın? İki haftalığına gittiğimi biliyordun..."
"Ne olmuş yazmışsam? Alt tarafı bir mektup; suç mu? İçimden geldi, yazdım."
"Annem açıp okurmuş... Rezil oldum."
"Annen niye okuyor senin mektubunu, ayıp değil mi?"
"Bak Zeynep bana da anneme de terbiye dersi vermeye kalkma! Durumumu biliyorsun, annem bana gelen her şeyi açıp okumak zorunda. Ben tembihledim, okuyacak tabii ki..."
"Utanılacak, seni rezil edecek bir şey yazmadım ki Recep! Hani annen beni biliyordu?"
"Biliyor bilmesine de arkadaşım diyordum, şimdilik. Ama sen tutup aşk mektubu yazıyorsun."
"Bak Recep, o iki satırlık mektuptan bile utandıysan, ilişkimizi gözden geçirelim. Serseme döndüm."
"Tamam, ilişkimizi gözden geçirelim, pişmansan eğer... Zamanı gelmişti zaten!"
"Neyin zamanı gelmişti Recep?"
"Zeynep, liseli aptal âşık ayaklarına yatma. Benim böyle şeyleri sevmediğimi bile anlayamadıysan daha, maşallah sana."
"Asıl sana maşallah Recep! Hadi eyvallah!"
"Bak Zeynep çok ileri gidiyorsun. Eyvallah demek o kadar kolay mı?"
"Kolay Recep, kolay! Hoşça kal!"
Zeynep elinde tuttuğu buruşuk kâğıttaki, birkaç saat önce yazdığı "Yârim..." sözcüğüne bakıyordu hâlâ. Recep'e yazdığı ilk ve tek mektuba da böyle başlamıştı, onu anımsadı. Bu elindeki buruşuk kâğıtsa yirmi yıl önce yazdığının tam tersi satırlarla doluydu. Kâğıdın içindeki izmaritleri, külleri yeniden küllüğe aktardı. İzmaritlerin kokusu genzini yaktı; küllerin birazı masaya, birazı kucağına döküldü. Üfledi, küller uçuştu, buruşmuş mektup da yere düştü.
"Güzel bir yürüyüş oldu değil mi? Kazasız belasız bitti. Nedense bugün frukolar barikat kurmamıştı Zafer Meydanına, çok şaşırdım."
"Evet güzel bir yürüyüş oldu. Osman'ın hıyarlıkları dışında, her şey yolunda gitti."
"Yok canım, ne güzel konuştu çocuk."
"Ne güzel konuşması be, çevreyi kışkırtmak için elinden geleni yaptı orospu çocuğu. Bu eşşeoğlu eşekten hep kuşkulanıyorum zaten. Ama bizimkilere anlatamıyorum. Bu tüyü bozukta bir bokluk var ya, dur bakalım. Senin onunla muhabbet etmenden de hoşlanmıyorum ha! Haberin olsun. Bugün yürüyüşte de çok kızdım sana bilesin."
"Osman'la benim muhabbetim filan yok, bu bir. İkincisi, ne yaptım ben? Yanında tıpış tıpış yürüdüm."
"Bırak masal anlatmayı! Yürümene değil, yanımdan hiç ayrılmamana da bozuldum ya. Herkesin gözü üstümüzde, anlasana be canım. Dikkat et biraz!"
"Yine saçmalıyorsun Recep! Herkes avaz avaz slogan atarak yürüyordu. Kimin gözü üstümüzdeymiş... Bıktım senin şu öğütlerinden... Ne yapacağımı, nasıl yürüyeceğimi şaşırır oldum. Sen benden utanıyor musun?"
"Konuyu çarpıtma. Senden niye utanacakmışım? Sen benim için mi yürüyorsun? Ha bak, böyleyse, git evine!.."
"Bak Recep, aylar önce bir mektup yazdım, azarladın, demediğini bırakmadın. Ayrılalım dedim, tamam son dedin, bir daha seni üzmeyeceğim diye söz verdin. Biz neyiz, ben kimim kuzum?"
"Bırak duygu sömürüsünü Zeynep, bırak! Biz neyiz, ben kimim diye soruyorsun, bu saatten sonra... Sen daha özeleştiri yapamıyorsan, vay halimize... Biz neymişiz, peh... Davul zurna ile ilan edelim bari... Laf mı seninki be!"
"İyi, yine suçlu benim. Suçsuz günüm yok ki... Ne söyleyip ne yapsam yaranamıyorum. Özeleştiri yapacakmışım, seninki laf, benimki değil! İyi.."
"Yahu ben senin iyiliğini istiyorum. Üzülmemen için yırtınıyorum, sana yaranamıyorum. Anlamamakta direniyorsun."
"Benim iyiliğimi filan isteme Recep. Ben çocuk değilim. Sizin devrimci kızlarınıza benzemiyorum, hepsi bu. Git o za..."
"Öf, bunaldım Zeynep! Kocalarını kıskanan pinpirikli karılara döndün... Bana şu süslü püslü burjuva kızları gibi cilve yapma, hoşlanmıyorum. Şunu da unutma, senden vazgeçmem olanaksız, ama bunu..."
"Eee, neyi?"
"E'si me'si şu! İstemiyorum seni, sevmiyorum diyorsan, herkes yoluna... Bir tek bu koşulla... Sevmiyorum diyebiliyor musun?"
.....
"Bak, susuyorsun. Öyleyse saçmalamayı bırak. Zaten üç beş dakika yalnız kalabiliyoruz. Üstelik böyle durak köşelerinde, sokak aralarında birkaç dakika yüzünü görmek bana yetiyor mu sanıyorsun sen? Ama koşullar böyle gerektiriyor."
"Hangi koşullar? İnsanın, sevgilisine..."
"Bak Zeynep, burada hem senin, hem benim koşullarım söz konusu."
"Benim koşullarım!"
"Zeynep bunlar ayaküstü konuşulmaz, yaşanır!"
"Demek yaşanır! Nasıl yaşanırmış… Mitinglerde mi?"
"Nasıl yaşandığı konuşarak öğrenilmez, yaşanır. Ama biz şimdi bunu tartışmayalım. Yoruldum. Zamanı gelince anlarsın; ama bunu da iyice bir düşün olur mu canım?"
"Bilmece çözmekten başka bir şey yapamıyorum ki! Yine bilmece gibi konuştun bak!"
"Öyle de olsa düşün. Sen akıllı kızsın, çözersin, düşünürsen çözersin. Ama beni yolumdan eğleme... Çok iş var, çok işimiz var, çok. Halkımız, ülkemiz böyle..."
"Ben gidiyorum Recep, zaten geç kaldım."
"Güle güle Zeynep! Git hadi, dersine geç kalma... Ha, sormayı unuttum, Mübeccel birkaç gün sizde kalabilir mi?"
"Niye? Yurt mu kapandı? Olay mı çıktı?"
"Yok canım, yurtta kalmıyordu ki zaten. Biraz rahatsız kızcağız, güvenilir bir yerde kalması gerek."
"Niye sen ilgileniyorsun? Kendisi soramaz mı bana?"
"Zeynep, sen daha anlayışlı, daha olgun bir kızdın. Yine kıskanç karı numarası ya… Saçmaladığını biliyor musun? Sorumu unut, tamam sen dersine git hadi. Akşam durakta beni bekle."
"Bekle..."
"Beni durakta bekle Zeynep! Bekle!.."
Zeynep eğildi, yerden buruşuk kâğıdı aldı, eliyle ütüler gibi düzledi, izmarit kokusunun eskittiği kâğıdı okumayı sürdürdü.
"Yârim... diye başlayan bir mektup yazmak isterdim sana. Yazabilseydim eğer, ikinci aşk mektubum olacaktı bu. On dokuz yaşımdaki coşkuyu yakalayabilir miydim, bilemem; ama otuz dokuzundaki bir kadının duygularını yansıtırdım sanırım. Ha, ben yüreğin yaşlanabileceğine de inanmıyorum ayrıca. İnsanın yüreği yaşlanmıyor Metin, ancak genişliyor. Senin kırıcılığını, hoyratlığını bile sığdırdığıma bakılırsa; evet, yürek genişliyor...

(Buradaki iki satırı okuyamadı, iyice karalamıştı.) ve içine tuhaf duygular, daha çok öfke dolduruyor. Şu yürek denilen şey, alt tarafı el kadar bir şey ya, çoban heybesi gibi. Neler, neler sığdırıyor içine.
Devrimcilerin âşık olmamaya koşullandığı bir kuşaktanım ben. Şimdilerde 68'lilerle el sıkışanlar bile, kendini 68'li diye tanıtıyor. Bizler, yalnızca azıcık koku, azıcık ısı aldık onlardan, ya da birazcık bulaştık belki onlara. Neyse, söylemek istediğim başka; kesinkes devrim yapacaklarına inanmış posbıyıklı bir devrimciye âşık olmuştum ben. Yalnızca yanında olabilmek için fruko dediğimiz toplum polislerinin, kılıçlı kalkanlı atlı polislerin kuşattığı yürüyüşlere hiç korkmadan katılıyordum. Ama nedense benim yerime o bir şeylerden korkuyordu. Ben bilmeden, o bilerek; ben korkmadan, o korkarak yürüyorduk. Yürüyüşlerde ya da kantinde, ellerimiz şöylesine birbirine değse kızarıyordu yüzlerimiz. Sanki bir kaçamak öpüş konmuş gibi yanaklarımıza. Sonra onun öfkeli bakışlarıyla soluyordu yanaklarımın alı. Kırk yılda bir akşam karanlığında evime bırakıverirdi beni, kendisi isterse o da. Dolmuşa otobüse binerdik de değmezdik bile birbirimize. Bir kez kucaklaştık, hiç öpüşmedik. Çok dövüştük, çok küsüşüp barıştık. Hiç yalan söylemedik birbirimize. Söylemedik sanırım. Ne ilklerimiz oldu, ne de sonlarımız... Bahardaki ilk kirazın kırmızısını, son kirazın kurdunu birlikte göremedik. Ama bunca yıl sonra da onunla çok şey paylaşmışım gibi bir duygu taşıyorum. Bir filmin yakışıklı erkek oyuncusuna beğenerek baktığımda bile, onu aldatıyormuşum gibi bir duyguya kapılıyorum. Onun da bıyıklarına ak düşerdi herhalde şimdi, belki o da göbeklenirdi. Bakışları yumuşar, dudakları gülümsemeyi öğrenirdi belki..."
Zeynep kâğıdı masaya bırakıp mutfağa gitti. Çaydanlıktaki su bitmişti kaynaya kaynaya. Çaydanlık kızmıştı iyice, musluğun altına tuttu; kalın tutacın altından bile elini yaktı kulpu. Musluktan akan su, kısa bir cosss sesinden sonra soğuttu çaydanlığı. "Yanmaktan kurtulduğuna sevin" dedi Zeynep yeniden ocağa koyarken onu. "Bekle ki kaynasın şimdi. Salak karı" diye söylendi kendi kendine."Azıcık su koymuşsun içine." Masasının başına döndüğünde düşman düşman baktı el yazısıyla doldurduğu kâğıda. Okusam mı, yırtıp atsam mı diye geçirdi içinden.

"Kimseyi küçümsemez, kimseyle alay etmezdi, şakası bile yoktu. Belki de eksik yanlarından biri buydu. Benim ya da başkasının bir eksiğimizi, yanlışımızı gördü mü, çatılan kaşlarından anlardım. Kimseye bok atmazdı. Ama o ve arkadaşları topluca dünyanın merkeziydi, öyle görmeseler kendilerini "tek yol devrim" diyebilirler miydi? Bana kitaplar taşıdı da bir dal çiçek vermedi. Kıyamazdı koparmaya. Politik bilincimin olmayışından gocunmadı. Bir gün sınıfsız toplumu anlatıyordu bana, yumuşayıverdi. Gözlerindeki öfkeyi doğuştan sanıyordum o güne dek. Gülümsedi. Bu kısacık, minik, hoş gülüş; doyasıya kucaklaşmışız gibi ayaklarımı yerden kesti. Hemen sırnaştım, eline uzanacaktım ki kalkıverdi ayağa. O zaman ayırdına vardım nerde olduğumuzun. Kantinde, arkadaşlarımızdan iki metre uzaktaydık. Ders bitmişti, ötekilerin yanına geçtik. Görünüşte öteki günlerden hiç ayrımı yoktu; ama ben bu sıcak gülüşle günlerce savruldum. Kendimizden başka hiçbir şeyi esirgemedik birbirimizden; bedenlerimizden başka neyimiz varsa paylaştık.

Sense Metin, adınla bile övünüyorsun. Metin olmak bir halt sanki… Seni kiminle tanıştırsam, sesine kattığın o ukalaca tavrından ürküyor insanlar. Adını ve ne iş yaptığını söylerken bir tek sen kalıyorsun dünyada. Her şeyi, ille de kendinle ilgili ne varsa, nasıl abarttığına milyon kez tanık oldum. Aslında belki de beni baştan beri tedirgin eden bu abartılı yanındı. Tanışıklığımız ilerledikçe, bilinmeyenlerimiz azaldıkça, bu abartılı sesten, tavırlardan vazgeçmeni bekledim. Tersi oldu Metin. Ben susup sabrettikçe sen abarttın. Bunu, eksiklerini kapatmak için bilinçle yaptığını anladığımda, artık konuşmak için bir nedenim kalmamıştı. Konuşmak yerine, gülmeyi yeğledim bu tavrına. Nasıl gülmeyeyim ki, bir kuruş paran olmadığını bildiğim bir gün (saklamıyordun zaten), ev almalara kalktın. Hem de bana… Oysa senin ev köy hesapları yaptığında (belki de gösteri yapıyordun bana), ipler çoktan kopmuştu. Yüz göz olmuştuk. Kocasının evine döneceği saatlerde tedirginleşen bin yıllık evli kadınlar gibi, ben de aynı sıkıntıyı yaşıyordum gün inerken. Olmadık numaralar çekiyordun, çekiyorduk ayrılmak için, önce senin söze dökmeni bekledim; hatta zorladım seni, sabırla inatla… Dökmedin, dökemedin. Yine abarttın her şeyi, seni anlayamamışım. Laf...

Oysa hiçbir ayrılık yıllar öncesindeki, o tek ayrılık gibi dağıtamazdı beni. Hani "ayrılık yarı ölmekmiş..." diye bir şarkı var ya, ne zaman duysam bir gülmek tutar beni. Ölmenin yarısı olur mu yahu? Seninle benimki gibi bir ayrılıksa, düğün bayram. Hem kaç kişiye birden…

Öf, ne de çok yazmışım sana. İyi ki hiç aşk mektubu yazmadım. Aaa, bir kez büronda senin o bitmez tükenmez ama ne olduğu belirsiz işlerinin bitmesini beklerken, gırgırına bir şeyler yazmıştım. Köşesine de bir çiçek kondurmuştum. Hiç okumadan cebine atmıştın. Sululuk yaptığımı ima ederek... Bir rastlantı, kol kola çekilmiş bir fotoğrafımız vardı, iki tane yaptırmıştı çeken dostumuz... Birini gözümün önünde yırtsan daha iyiydi, "Al bunları sen sakla" diye üstüme atışını da anımsadım şimdi. Korkmuştun sanki, o gırgır mektuptan da fotoğraftan da. Ben de duruyor fotoğrafın hâlâ. Dursun varsın, anı anıdır. İyisi ayrı sepete, kötüsü ayrı…
Zeynep yer yer karalanmış mektubu yırttı, yırttı... Minicik minicik kâğıt parçalarını öfkeyle toplayıp mutfağa gitti, çöp tenekesine attı. Recep'le bir fotoğrafı bile yoktu. Belleğini hiç zorlamadan yüzünü anımsayabiliyordu. Dudaklarını örten kapkara bıyıklarını, kapkara küçük gözlerini, fırça gibi sık saçlarını… Bozarmış parkasını, kadife pantolonunu, boğazlı kara kazağını… Tertemiz bir insandı Recep. Örgütteki kız arkadaşlarına çok kızardı, saçlarını bile taramıyorlar diye. "Sakın saçlarını kesme" demişti bir gün yavaşça kendisine. Recep’in "Beni durakta bekle" diye âdeta buyruk verdiği günün akşamı biraz beklemiş, ilk gelen otobüse binmişti. Bir durak sonra da inmiş, yüreği efil efil koşarak, soluk soluğa geri dönmüştü durağa. Recep sigarası ağzında, ters yöne bakarak, bir ayağını yere vurarak bekliyordu onu.

"Geciktim, çorap almaya gitmiştim."
"Gündüzü çuvala mı koydun, o tarafa çorapçı yeni mi açıldı? Dakikalar..."
"Her şeye kızıyorsun Recep..."
"Kızdırıyorsun Zeynep! Dakikalardır seni bekliyorum burada. Aklıma..."
"Ne geldi?"
"Basıp gittin sandım."
"Gitmiştim Recep, otobüsten inip bir duraklık yolu koştum."
"Gerçekten mi?"
"Görmüyor musun? Ciğerlerim patlayacaktı..."

Recep omuzlarından tutup sarılmıştı Zeynep'e. İlk kez, sımsıkı… Hem de otobüs durağında, hem de okullarının dibinde. Dünyayı umursamadan, sımsıkı...

Bir elinde kitapları vardı, öteki eli Recep'in boynundaydı. Başını onun göğsüne gömmüş ağlamıştı Zeynep. Hıçkıra hıçkıra, salya sümük... Umarsız bir çocuk gibi… Recep'in çokça sigara, azıcık ter kokan göğsünde ağlamış da ağlamıştı. Alnından, yanaklarından öpmüştü onu ilk kez. Dudaklarından çok, bıyıklarını duyumsamıştı teninde. Recep, elinin ayasıyla silmişti gözyaşlarını, "Ağlama Zeynebim" diyerek fısıl fısıl.

"Zeynep sen bir cansın, Zeynepcansın. Benden kuşkulanma. Benden korkma. Bana arkanı dönme. Güven; çünkü ben herkesten çok sana güveniyorum. Bugünkü saçmalıklarımı unut, bağışla. Yârim benim, sevdiğim."

"Bugün çok incindim Recep, gücendim."
"Bir daha incitmem, gücendirmem Zeynebim seni. Ama bizim, senin benim; aşktan sevdadan yüce bir görevimiz var. Halkımıza borcumuz var. Sen de bu coşkuyu duy içinde. Benim sevgimi de elbet. Ben öyle yapıyorum Zeynebim. Geçenlerde üç gün içeri çektiler bizi, sana Ankara dışındaydım dedim. Vurdukları tokadın, copların, tekmelerin acısını; hem ülkemi, hem seni düşünerek hiç duymadım inan Zeynep."
Tek söz edememişti Zeynep. Ülkeyi ve halkı kıskanmamıştı ilk kez.
"Hadi bugün eve gecik azıcık, yürüyelim seninle. Üşür müsün?"
"Üşümem Recep, üşümem. Artık hiç üşümem…"
"Bir yerde oturalım diyeceğim ya, param yok. Sende vardır belki; ama seninki sana. Hem senin de harçlığın kısıtlı. Gel yürüyelim. Ver kitaplarını bana, şu yanıma geç Zeynep. Koluma girer misin?"
Zeynep onun sağına geçmiş, eğreti girmişti koluna. Recep eldivenini çıkarıp elini iyice geriye bükerek elini tutmuştu Zeynep'in. Ne diyeceğini de parmaklarını oynatmasını da becerememişti Zeynep.
"Mübeccel'e kalacak yer buldunuz mu?" diye soruvermişti birden.
"Elbette" demişti Recep. "Acildi, rahatsız kız."
"Neymiş rahatsızlığı?"
"Gebe."
"Ne, gebe mi? Nasıl gebe yani, hamile mi?"
"Bir kadın nasıl gebe kalırsa öyle gebe."
Bir an elini Recep'ten kurtarmak istemişti Zeynep. Ama Recep'in parmakları mengene gibi sıkmıştı elini.
"Biliyor musun, sen aslında çok tutucu bir kızsın. Seni aşağılamak için söylemiyorum. Ama ben senin bu yanından korkuyorum Zeynep. Koşullarımız farklı olsaydı, seninle daha çok birlikte olabilseydim, belki birlikte aşardık bunu. Sen… Sen, bunu başarmak zorundasın, hem de bir başına".
......
"Niye konuşmuyorsun? Mübeccel'in durumundan ürktün. Doğru, senin yetişme tarzına, anlayışına ters bir durum. Aslını sorarsan, bana da ters. Gebe kalması değil… Şimdi hiç sırası değildi bu bir; ikincisi ben de kadın ve erkek ilişkisinin kimi kuralları olmasını istiyorum. Ama senin kadar katı değilim."
"Ne olacak şimdi? Nasıl…"
"Bizim gibi kol kola girmişler, kız gebe kalmış."
Kendisiyle alay edilmemesine bozulmuştu Zeynep, elini onun avcundan kurtarmak istemiş, bırakmamıştı Recep.
"Kızma. Nasıl derken, bu kargaşada nerde, nasıl yemişler bu naneyi diye soruyorsun sanırım".
......
"Ha sormuyorsun, iyi ben yine de söyleyim. Mübeccel yurttan atıldı. Cemallerin, Kurtuluştaki evinde kalıyordu altı aydır. Mübeccel ve Cemal sevmişler birbirlerini. Buraya dek güzel, iyi sevsinler de çocuk yapmak niye? Eşşeoğlusu Cemal bilememiş işte. Kız da deneyimsiz. İki aylık gebe olduğunu yeni anlamış, düşürmeye kalkmış. Kanaması varmış şimdi."

"Tam bizim eve göre bir durum. Annem felç olur duysa valla."
"Doğru, bunu düşünemedim ben. Şimdi ne olacağını ben de bilmiyorum. Cemal evleneceğim diyor, örgüt Cemal'e bozuk… Kız serseme dönmüş, canının derdinde… Boktan bir durum anlayacağın. Ha dün, aralarında devrim nikâhı yapmışlar."
Zeynep bir şaşkınlıktan, yeni bir şaşkınlığa geçmiş, adımlarını sıklaştırmıştı. Uzunca bir süre hiç konuşmadan yürümüşlerdi. En uzun yürüyüşü bu olmuştu Recep'le.
“Recep'in yolu çok kısaymış meğer… Yolu uzun olsa… Yaşasaydı da… Keşke başkasıyla yürüseydi” diye fısıldayarak çevresine bakındı Zeynep. Masasını toplarken eline batan topluiğneyle anılardan koptu. Soluk alamadı bir an. Oda penceresini açtı, içeri dolan kar ayazı, çimdikledi onu âdeta. Mübeccel nerdedir şimdi, ah Recep... Tam bağımsız Türkiye mi?  Ne oldu o güzelim düşlerimize? Geride kalanların hangisi yanlış, hangisi doğru? Dışarısı kadar soğumuştu odası. Titreyerek bir sandalyeye oturdu, telefonu kucağına aldı, ezbere bildiği numarayı aradı. Açıldı telefon, karşıdakinin konuşmasına olanak vermeden,
"Metin hemen gelebilir misin buraya?" dedi ve almacı koydu yerine.

Mantosunu kaptığı gibi dış kapıya koştu sonra. Apartmanın içinde mantosunu giyerek merdivenlerden inerken eskisi gibi kapıda karşılamayı düşündü Metin'i. Dış kapının önüne çıktı, ayağıyla karları ezerek ve "Ne olur sen benim yârim olsaydın" şarkısını mırıldanarak, bir aşağı bir yukarı yürüdü. Metin'in "gelirim" ya da "gelemem" deyişini anımsamadan ve hiç düşünmeden beklemeye koyuldu. Kapkaraydı Ankara, belli ki yeniden yağacaktı kar.

1 yorum:

  1. merhaba sevgi hanim
    ben bu kitabınızı gerçekten okumak ıstıyorum fakat hiçbir yerde bulamadım acaba nereden edine bilirim lütfen bana en kısa surede donuş yapınız

    YanıtlaSil