3 Aralık 2012 Pazartesi

Büyüklerimizin Çocukları

     “Büyüklerimizin Çocukları” derken salt politikacıları düşünmedim. Müzik, sinema, edebiyat, TV gibi alanlarda da büyük var. Kimi ünlüler öksürse gazetelerin ilk sayfalarına yerleşmeyi başarıyor. Öte yandan yoksulluktan, eğitimsizlikten merak edemez, bilemez, göremez, ses çıkaramaz duruma düşen insanlar, çocuk gibi kandırılıyor. Kendi adıma, TV’lerdeki yiyecek giyecek reklamlarından bile utanıyorum. İnsanlar böyle umarsızken başındaki örtüyü siyasallaştıranları anlamakta zorlanıyorum.

     Çoğumuz, politikadaki kimi büyüklerin hep büyük kaldığının, yükseldiği yeri korumak için ne atraksiyonlar yaptığını biliriz. 1970’lerde Türkiye’de okuyan, 1990’larda ülkemize gelen Pakistanlı mühendis, kiraların yüksekliğini görünce eski arkadaşına yakınmış: “Satın almayacağım ki kiralayacağım.” Arkadaşı, “Artık kiralar böyle” deyince mühendis elindeki gazeteyi göstererek, “Yirmi yılda her şey değişmiş; ama politikacılar aynı” diye gülmüş. “Onlar da değişti” diyen arkadaşına, “Hayır” demiş, “bir iki yüz değişmiş; ama tıpkı bizdeki gibi kafalar aynı…”

     Ara ara büyüklerimiz değişiyor; ama yıllardır kafalar aynı… Kuşkusuz değişen ve değişmeyen büyüklerin ne yiyip içtiklerini, çocuklarını, eşlerini de merak edenler var. Geçmiş yılları, okuduğum anı kitaplarını düşünerek anımsamaya çalışıyorum. Atatürk ve İsmet İnönü, halkın gözünün önünde olmalarına karşın özel yaşamı korumuşlar. İnönü’nün oğlu Erdal İnönü’ye mektuplarını yayına hazırlamıştım. Erdal Bey, burslu olarak yurtdışına gittiğinde, bursu nasıl kullandığını mektuplardan anlıyoruz. Annesi, kürk fiyatlarını merak ediyor, “Ucuzsa al” demiyor, araştırmasını istiyor; İsmet İnönü çok kızıyor. İnönü’nün bir oğlu o dönemde gazetelere konu oluyor. Cumhurbaşkanı İnönü, oğlunun herkes gibi yargılanmasını istiyor. Erdal İnönü politikadaki inceliği, hoşlukları ve bilimci kimliğiyle anımsanıyor. İsmet İnönü’nün torunu, Gazeteci Metin Toker’in kızı Gülsüm Bilgehan, kendisiyle barışık, görgülü, başarılı bir kadın; iyi eğitim aldığını, sanata saygısını, iyi bir okur ve yazar olduğunu yakından biliyorum. Dede ve baba soyadına yaslanmadı. Annesi Özden Toker isteseydi (ki kapısı çok çalındı), abisi Erdal Bey gibi politikaya girebilirdi. O, vakıf kurdu, bir cumhuriyet kızı olarak cumhuriyetin kazanımlarını genç kuşaklara aktarmaya çalışıyor.

     Celal Bayar ve Menderes’le ilgili yazılmadık, bilinmedik bir şey kalmadı. Cemal Gürsel’in, Cevdet Sunay’ın eşlerine, çocuklarına ilişkin bilgimiz kısıtlı. Fahri Korutürk’ün çocukları ve eşi hiç gazetelere başlık attırmadı. Oğlunun diplomat olduğunu çok sonra öğrendik; bilgisi, birikimiyle yükselen bir aydın...

     Politik dünyada iz bırakanlar arasında Alpaslan Türkeş ve Necmettin Erbakan’ı da saymak durumundayız. Her ikisinin çocukları da soyadlarıyla politik dünyada tanınıyor. Süleyman Demirel ile Bülent Ecevit’i çokları aynı anda düşünür; ikisinin de çocuğu yok; Demirel’in yeğenlerinden dolayı başı epey ağrımıştır; onu kendine özgü söylemleriyle; Ecevit’i de ilkeleriyle anımsıyoruz.

     Çok uzun zaman CHP Genel Başkanlığını koruyan Deniz Baykal’la ilgili hoş olmayan görüntüler ekranlara düşürüldü; çocuklarına ilişkin birtakım haberler yapıldı. Ama çocukları, ne düğünleriyle ne eğitimleriyle ne de alıp sattıklarıyla konu oldu. Turgut Özal ve ailesi hep haberdi.

     Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, ülkenin çıkarlarını korumasıyla gönüllere yazıldı. Kaç çocuğu olduğunu bile bilmiyoruz. Öğretmen eşi de hiç öne çıkmadı. CHP’nin yeni Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun ve ailesinin de özel yaşama nasıl özen gösterdiklerini görüyoruz.

     Yaklaşık on yıldır iktidarda olan AKP’nin Köşke gönderdiği cumhurbaşkanının eşi, çocukları da epey yazıldı. AKP’nin lokomotifi Recep Tayyip Erdoğan için yalnızca gazete başlıkları toplansa, ciltler dolusu kitap olur. Eşi, çocukları ve kendisi gazetecileri epey koşturdu; koşturacağa benzer.

     Son günlerde kızı Sümeyye Erdoğan’ın tiyatroda yaşadığı olay üzerine yazılanlar çelişkilerle dolu. Başbakan kızı olduğunu belirtmeden bilet almış, önde oturuyormuş. Tiyatroya gitmeyi alışkanlık edinen, biletini kendi alan ve gece gösterisine giden herkes bilir ve görür; özellikle gece gösterilerinde ön sıra çoğunca boştur. Yalnız başbakan, bakan ve milletvekili yakınları değil, üst düzey bürokratlar da çıkıp geliversin umuduyla tiyatro yönetimi bu önlemi alır. Birçok kez bu durumdan yararlanan, birinci perdeyi arkadan, sonrakileri önden izleyen biriyim.

     Oyunu birkaç yıl önce izledim; iktidar penceresinden bakılınca “zülfü yâre” dokunacak yerler; “hatırlı, güçlü birini kızdıracak” sözler var. Kuşkusuz sanatsal bir ürün, bir etkinlik herkeste başka izlenim bırakır. Belli ki Sümeyye Erdoğan’da da bambaşka duygular yaratmış. Sahnedeki oyuncunun kendisini rahatsız ettiğini düşünüp tiyatroyu terk etmiş. Olay büyüyünce araya babalar, bakanlar girmiş; genel müdürlerin oyuncuların kulağı çekilmiş; oyundan da bir sahne kaldırılmış.

     Olay, kara mizaha dönüştü. Çünkü Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Lemi Bilgin, bu iktidarın ve özellikle Kültür Bakanının istemediği, yerini yargıyla koruyan bir sanatçıdır. Kulağı çekildi diye anılan oyuncu basın yayın eliyle hırpalanmıştır. Pek çok yazar, pek çok bilgisunar (internet) sitesi bu olayın, tiyatroda geçtiğini unutup yalakalık yarışına girmiştir. Oyunu izleyen kızımızın “ağzında sakız” olduğunu; oyun sürerken salonu terk ettiğini, oyuncunun sakıza değil, kızımızın başörtüsüne sataştığını çalakalem yazılardan öğreniyoruz. Olayı fırsat bilip Devlet Tiyatrolarına veryansın edenlerin de tiyatroya “Fransız olduğunu” söyleyebiliriz. Merak ediyoruz; Başbakanın ailesi, çocukları kaç kez Devlet Tiyatrolarına gitmiştir? Öncesini bilemeyiz; ama son yıllarda onların Devlet Tiyatrolarına gittiğini gözden kaçırmış olabiliriz.

     Tiyatro kültürü olan hiç kimse, oyun sürerken salonu terk etmez. Oyunu sevmediyse perde arasında çıkar. Bilet alırken başbakan kızı olduğunu saklayan kızımız, salonu terk ederken ve sonrasında başbakan kızı olmanın ağırlığını kullanmış; olay, politik malzeme yapılmıştır!

     Gerçek tiyatro izleyicisi en arka sıraya da otursa sakız çiğnemez; elinde yiyecek içecekle salona girmez. Tiyatro, sinema gibi değildir; ön sırada oturuyorsanız ara ara oyunculardan biriyle göz göze gelirsiniz. Bu kısacık bakışma oyuncu ile izleyen arasındaki anlık ama görkemli bir iletişimdir. Oyuncu, ağzı sakızlı biriyle nasıl iletişim kursun? Sakın kızımız, “zülfü yâre” dokunan oyunla ilgili bilgi aldıktan sonra, tepkisini belirtmek için sakızla gitmeyi yeğlemiş olmasın?

     Böylece gerçek oyunculara kızan Kültür Bakanının, sürekli “mağdur”ları oynayanları çok takdir ettiğine bir kez daha tanık olduk. Sorun, döndü dolaştı, ısrarla başörtüsü denen türbana geldi; hiç hoş karşılanmaması gereken sakızlı oyun izleme, oyun sürerken salon terk etme gösterisi es geçildi. Olayın özü bu işte… Türbanı seçim öncesi gündemde tutmak... “Mağdur” görünmek…
SEVGİ ÖZEL, 28 Nisan 2011 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder