3 Aralık 2012 Pazartesi

Bir Yanım Bahar Bir Yanım Kış'tan

Gül Yanağın Yarısı
Arabaya binmesine yardım etti eltisi Fatma. Eteğini toplayıp düzeltti, çantasını kucağına koydu. Sanki yarası beresi, acır yeri varmış gibi özen gösterdi Seçil'in ön koltuğa yerleşmesine.

"Şu kemeri de tak" dedi komut verircesine. "Hadi iyi yolculuklar, hayırlı haberlerle döneceksiniz inşallah."

Mustafa yanında yüzü asık oturan karısına baktı, bir de sen çıktın başımıza dercesine. Arabayı çalıştırmadan bahçe kapısında kendilerini uğurlayan ağabeyiyle yengesine, ellerini direksiyonun üzerinde dua eder gibi açıp başını iki yana sallayarak ne anlama geldiği belirsiz bir şeyler yaptı. Ağabeyi de benzeri bir devinimle karşılık verdi. Büyüğü, elinde içi su dolu bir tasla arabanın camına eğilmiş, annesine gamlı gamlı bakarken, küçük kızlar birbirine sokulmuş ağlamaya hazır bekliyorlardı. Mustafa arabayı çalıştırdı, arkalarından dökülen suyu, sallanan elleri görmeden yola koyuldular.

"Yahu hanım, sanki ölümcül bir derde yakalanmışsın gibi, şu çoluk çocuğu sefil edişine, beni işimden alıkoyuşuna ne demeli... Gör bak, doktor da benim dediğimi diyecek."

"Büyük kente, büyük doktorlara gitmeyi isteyen ben değilim, benim derdim bana yeter, sus Mustafa" demek istedi, demedi Seçil. Elindeki kâğıt mendille gözlerini kuruladıktan sonra burnunu sildi. Aylardır hiç konuşmak gelmiyordu içinden. Günde beş on sözcük ya çıkıyordu ağzından, ya çıkmıyordu.

"Senin yaptığın saçmalıkları, Fatma yapsa anlarım. Oğlu ateşin içinde olan o garip, bilgisi görgüsü kıt olan o garip... Dünürümüz yapsa, çok görmem. Onun da yavrusu silah altında, savaşta. Gül yapsa, neyse... Gençtir, sevdalıdır. Nişanlısına takılıdır aklı derim. Sana ne oluyor, anlayan varsa, beri gelsin. Ben anlamıyorum arkadaş!" dedi, kendi kendine konuştuğunun ayrımında olarak.

Seçil duymuyordu kocasını. Arabanın sarsıntısı, aylardır hiçbir iğnenin hapın indiremediği gözkapaklarını ağırlaştırmıştı. Kana kana bir uyuyabilseydi... Gözü kapanır gibi olunca hep aynı karabasanın saldırısına uğruyor, çığlık çığlığa fırlıyordu yataktan.

İlk günler sakin sakin düşünebiliyor, kafasından uzaklaştırmaya çalışıyordu düşünde gördüklerini. Yatar yatmaz uyumak, daha doğrusu yorgunluktan sızıp kalmak isteğiyle gün boyu yapmadığı kalmıyordu. Her gün bütün evi baştan başa, camları halıları bile siliyor, kendi evinden sıkıldıkça Fatma'nınkine dalıyordu, ne iş bulursa... Yorgunluktan, uykusuzluktan tutmaz olan elleriyle iki kaşık çorba içemez duruma geliyordu. Çırpı gibi olmuştu dolgun bedeni, gözleri yuvasına çekilmişti. Ağır bir hastalıktan kalkmışçasına sarsak sarsak yürüyordu.

Ne yapsa ne etse, eski dalgın doygun uykularını bulamıyordu. Bir anlatabilseydi birilerine düşünü, ne arkasında gölgesiymiş gibi dolaşan nişanlı kızına, ne eltisine, ne dünürüne, ne komşularına, hatta ne de uykusuzluğuna umar bulmak için sık sık gittikleri aile dostu ilçe doktoruna... Kimselere anlatamıyordu, anlatsa da bir boşalabilseydi. Düşlerin tersi çıkar diye yorumlayan birine bir açılabilseydi ah...

Yol kalabalıktı, kocası söylenip duruyordu yanı başında. Duymuyordu, duymazlıktan geliyordu. İri iri açmıştı gözlerini, uyumaktan korkuyordu. Biliyordu, gözünü yumduğu an, başlayacaktı karabasanı. Düşünmemeye çalışıyordu.

Eskiden kırk yılda bir uykusu gelmezse, sürü sayardı geceleri yatağında. Bir koyun, bir koyun daha, üç daha... Gündüzleri sürü sayıyordu aylardır, düşünü kafasından uzaklaştırmak için. Ev işleri bitince ya da ağır iş yapacak gücü kalmayınca yün örüyordu. Başladığı kazak ya da hırka, bir karış olmuşken örgüden uzaklaşıyordu. Yaptığı işin tekdüzeliği, uykusunu getirir gibi oluyor, şişi de yünü de bir yana atıyordu. Başka yünle, başka örnekler deniyordu ertesi gün; olmuyordu. Birbirine karışmış bir sürü yumak, kirlenmeye yüz tutmuş örgüler ortalıktaydı.

Uyuşturucu kullananlardan kötüydü; doktorun verdiği hapların, vurulan iğnelerin etkisi de uzun boylu olmuyordu. Birkaç günde bir oturduğu yerde sızıp kalmasının dışında, yatak yüzü görmüyordu. Hiç ellemiyorlardı o zaman, uyanıverir korkusuyla. Elinde bir şey varsa yavaşça alıyor, üstüne bir battaniye atıverip uyanmasını bekliyorlardı. Gözlerini açtığında eski Seçil oluyordu birkaç saat. Sözü düşlerine getirmeden ağır ağır konuşuyor, karnının acıktığını söylüyor, yıkanmak istiyordu. İsteklerinin tümünü gerçekleştiremeden, gize dönüşen, kimseyle paylaşamadığı, kendisini eritip tüketen öteki yanına kayıyordu yaşamının.

Deliksiz uyumayı hem çok özlüyor, hem de uyuyuvermekten korkuyordu. Düşlerinin çıktığı olmuştu eskiden; gebeyken düşünde kucağına bir kız vermişlerdi; kız doğurmuştu. Dükkânlarının yandığını görmüştü düşünde, o da çıkmıştı. Şimdikinin iyiye yorulacak bir yanı olmadığını iyi biliyordu.
Uykuya hasretti; ama uyursa, uyandığında gözünü kara haberle açacağına inandırmıştı kendini. Ah şu Semih'le Ali Rıza sağ salim gelselerdi bir...

Tanrının kendisini cezalandırdığına inanıyordu Seçil. Yakınında ağlayan anaları teselli ederken oğlu olmayışına gizli gizli sevinmiş, Tanrının bildiğini kulundan saklamaya çalışmıştı. İkiyüzlülük ettiğini bile bile, için için sevinmişti, oğlan doğuramadığına... Bunları düşünürken, hatta uyumamak için sürü sayar, arabayı kullanan kendisiymiş gibi dikkatle yola bakarken, kapanıvermişti gözleri.
"İzin ver anne, izin ver... Ben erkek olacağım, savaşa gideceğim. Sıra bende anne, izin ver..."
"Nasıl erkek olacaksın yavrum, kızsın sen... Benim kızımsın, ne işin var askerde, savaşta" demek istiyor ama sesi çıkmıyordu. Gül, askerler gibi giyinmişti; elinde kendisine doğrulttuğu kocaman bir silah vardı. Sağ koluyla beline dayadığı silahın tetiğindeydi sağ eli. Kalem gibi ince ve uzun parmağında, nişan yüzüğü pırıl pırıl parlıyordu. İkisinin de bilmediği, daha önce görmediği karanlık, kayalık bir yerdeydiler.

"İzin ver anne, izin ver... Asker olacağım" diyen kızına bir şey söylemek istiyor, sesi çıkmıyordu. Yüzüne bakamıyordu Gül'ün. Fırından yeni çıkmış bir kurabiye gibi görüntüsü kokusu insanı isteklendiren, dili dudakları öpmek için ayartan o gül renkli yanaklarından biri lime limeydi kızının. Korkunçtu. Derisi, etleri sallanan yüzüyle, "İzin ver" diye yalvarıyordu. "Vermezsen basarım tetiğe, önce seni, sonra kendimi" derken, iyice yaklaşıyordu ona. Gül, birden silahıyla kayaların arkasında yok oluyor, bir başka kayanın arkasından da Semih ile Ali Rıza çıkıyorlardı. Azıcık aydınlanıyordu bulundukları yer. Kayalar soğuk soğuk parlıyordu. Daha iyi görüyordu Seçil, oğlanları. Onlardan, hep "Oğlanlar" diye söz ediyorlardı aylardır. Semih damadı, Ali Rıza da kendisi doğurmuş gibi sevdiği eltisinin oğluydu.

Birbirlerini tanımıyordu bu iki genç bildiği kadarıyla. Belki de askerlik yaptıkları yerde tanışmışlardı. Bayrağa sarılı, dikine duran bir tabutun üstünde iki kafaydılar. Sakal bırakmışlardı. Semih'in sarı, Ali Rıza'nın kapkara bıyıklarının altından dişleri görünüyordu. Gülüyorlardı Seçil'e... Bayrağa sarılı tabut, kendisine doğru kayıyordu sanki. Tabuta sıkıştırılmış tek bedenle yaklaştıklarında, tahta kutunun iki yanından, birer kol çıkıyordu. Kanlı ellerini ona uzatıyorlardı. Semih'in nişan yüzüğünün parıltısını, kan bile yok edemiyordu.

"İzin ver" diyorlardı, "ne olur izin ver, Gül yanımıza gelsin. Vermezsen de gelecek zaten, güzellikle izin ver, kızın içi rahat etsin. Onun yeri bizim yanımız."

Seçil, "Gül'ün gül yanağına ne oldu?" diye sormak istiyor, sesi çıkmıyordu. Gençlerse gülüyor, gülerek kendisine yaklaşıyorlardı, kanlı ellerini uzatarak. "İstemezdik; ama bize de bulaştı artık kan" diyorlardı. Birden, ikisinin de parmaklarından damla damla akan kanların yere düşerken yaprak yaprak güle dönüştüğünü görüyordu Seçil. Korkuyordu onlardan da bayrağa sarılı tabuttan da tabutun iki yanında biriken güllerden de... Gül kokusuyla içindeki bastırılamaz korkusu çarpışıyordu kadının. Gençler iyice yaklaşırken kendisine, bir tek sözcük çıkıyordu ağzından: Hayırrr!
Fatma'dan doğma, 1974 doğumlu, İsmail oğlu Ali Rıza, acemiliğini geçirdiği birliğinden ayrılmış, yakınlarının ailesine, "Yüreğinizi serin tutun, cümleninkiyle birlikte onu da Tanrı korusun" öğütleri verdiği günlerde, Güneydoğudaki sıcak çatışmanın ortasına doğru, bir askeri araç içinde yol alıyordu.
Annesinin kıymetlisi, babasıyla amcasının haytası, tek kız kardeşinin bekçisi, tek erkek kardeşinin dayancı, komşu kızlarının gönlüne yerleşen, Işık Taksinin hızlı ve yakışıklı sürücüsü Ali Rıza, kutsal görevine başlamadan önceki bir haftayı, her gecenin ilk saatlerini akraba sofralarında, sonunu içkili, şarkılı türkülü arkadaş çağrılarında geçirmişti. İlçe garajından, "En büyük asker, bizim asker" diye uğurlanmış, hep övündüğü boyundan posundan hoşnutluğu, askerliğinin ilk günlerinde de sürmüştü. Fiziksel yapısı onu zor ama ayrıcalıklı bir göreve çekmişti. Giysileri konumu farklı, sırım gibi on dört kişiydiler. On sekiz aylık kutsal görevlerinin ilk aylarında, arkadaşlarıyla ya da bir başına çektirdiği fotoğraflar, kendi evlerininkinden başka evlerin duvarlarına da asılmıştı.

Ailesinin varlıklı oluşuna mı güvendi, beceremedi mi bilinmez, liseden sonra okumamıştı Ali Rıza. Babasıyla amcasının büyüdükçe büyüyen işlerinden de tat almıyordu. Altına çekilen sıfır kilometre, bagaj kapağının altında, "Kaderimse çekerim" yazılı taksisiyle her gün annesinin gözlerini yolda koyuyordu. Babasından çok amcası, amcasının karısı Seçil, oğulları saydıkları Ali Rıza'ya ne diler dökmüşlerdi, oku diye. Oku, doktor ol, mühendis ol, avukat ol...

"Bırak Allahını seversen amca" demişti alaycı bir biçemle, "sen okudun da ne oldu? Hiç değilse bakkal olaydın, iktisat diplomanı kesekâğıdı yapardın. Bak babam, akıllı... Bilmiş tezgâh ardı bekleyeceğini, okumamış. Ne farkınız var... Okusaydı, o da senin gibi duvara asacaktı diplomasını, sonra üstüne sıçan sineklere sövüp duracaktı, milletin önünde..."

Yeğeninin bu sözlerine içerleyen amcası, birkaç ay konuşmamıştı onunla. Dargınlıklarını Ali Rıza‘nın askerlik şubesinden aldığı yazı bitirmişti. Görgüsüne, bilgisine, çevresine güvenilen amcası, birliğine dek götürmüştü yeğenini. Sonra postacı yolu gözler olmuşlardı hep birlikte. Mektupları seyrek geliyor, telefonla konuşmaları zor oluyordu. Ali Rıza'nın ana babasının korkulu bekleyişini gören Seçil, kızlarını doğurduğu günlerde ne denli üzüldüyse, şimdi aynı ölçüde seviniyordu, oğlan anası olmadığına.

Sevinci uzun sürmemişti. Büyük kızı on sekizindeki Gül, ilçenin tanınmış ailelerinden birinin oğlu olan Semih'e sevdalanmıştı. Damat adayı askere gideceği için bir hafta gibi kısa bir sürede söz kesilmiş, nişan takılmıştı. Artık yolu gözlenen iki askerleri vardı, ikisi de ateş içindeydi.

Her akşam, her sabah televizyonlarda terörü lanetleyen, tekbir getirenlerin önünde bayrağa sarılı tabutlar yürüyordu. Seçil hem dünürünü, hem eltisini, hem kızını avutuyor, hem de gizli sevincinden utanıyordu. Bencilliğinin yüzüne yansıdığını sezdikçe ter içinde kalıyor, kendine olmadık işler buluyordu. Bir bakıma, kendini cezalandırıyordu.

"Semih'e bir şey olursa ya intihar ederim" diyordu Gül, " ya da elime silahı alır sokağa çıkarım" diye ağlıyordu.

Eltisi ile dünürü, oğullarının askerlik yaptığı bölgeden dönen teskerelileri buluyor, dinlediklerine kendi düşlerindekini de katıp adak üstüne adak adıyorlardı. Şimdiden bir köye yetecek sürüyü bulmuştu Ali Rıza’nın anası Fatma’nın adakları. Çokları için vah vahtan öte geçmeyen Güneydoğudaki kirli savaşı, kilometrelerce uzağındaki nice ana baba gibi bütün sıcaklığıyla yaşıyorlardı. Nedenini, niçinini yeterince bilmeden... İçinde, kendilerinden bir parça olan tek oğulları Ali Rıza da bulunduğu için yan tutarak, sabah akşam ciğerleri dağlanarak… Çokça ilenerek, bir umar arayarak…

Seçil, eltisiyle dünüründen daha bilgili, daha soğukkanlıydı. Bir kez bile bir okulun kapısından girememiş, öğrendiklerini tek çocuğa aktaramamıştı; ama övünçle sakladığı bir öğretmenlik belgesi vardı. Gazete kitap okuyor, radyo televizyon dinliyor, kaygılı iki anayı soğukkanlı düşünmeye, sayılı günlerin gelip geçeceğine inandırmaya çalışıyordu. Kızını etkileyemediğinin ayrımındaydı. İçindeki, onu utandıran gizli sevincini, Gül'den saklayamadığının da...

İşte böyle günlerde karabasanlar görmeye başlamıştı. Düşünü, yakınlarına anlatması olanaksızdı. Birkaç gecede bir gördükleri, her geceye binince, ipin ucunu kaçırmıştı. Uyumak korkuyla, uyku özlemi bir olmuştu onun için.

Ali Rıza'nın dokuz, damadının on dört ayı kalmıştı. Bu süre içinde dişini sıkar da uyumazsa... Korkulu düşlerini bir gün elbette unuturdu. Derdini, kendisinden başkasının bilmesi, umar bulması olanaksızdı. Uyumamalıydı. Bir uyudu mu…gözünü bir yumdu mu…Tanrı korusun, ya Ali Rıza, ya Semih...
*
Mustafa bütün dikkatini yola vermişken bile, yanı başında uyuyakalan Seçil'in, "Hayır, hayır..." dediğini duyuyordu. "Yine kimseye anlatmadığı o saçma düşlerinden birini görüyor sanırım" diye düşündü, yan gözle karısına bakarak. Havanın sıcak oluşu, arabanın sarsıntıları kadının direncini kırmış, uykuya yenik düşürmüştü. Başını arkaya atmış, mışıl mışıl uyuyor gibiydi. "Hiç değilse" dedi Mustafa, "evde yaptığı gibi çığlık atmıyor. Bir şeyi yok canım, biz de kadını ağır hasta yaptık, işte bir şeyciği yok..."
*
Mustafa ile Seçil, gittikleri büyük kentin doktorlarını göremeden, aynı gün akşamüzeri ilçelerine dönmek zorunda kaldılar. İndikleri otelden evi arayınca almışlardı haberi.
Seçil, durmadan haykırmıştı, birkaç saat önce geçtikleri yoldan geri dönerlerken. Önlerindeki arkalarındaki arabalardan bile duyulmuştu çığlıkları.

"Tutamadın kendini, tutamadın! Biliyordun böyle olacağını, biliyordun" diye diye kendini yumrukluyor, arabanın arkasında, küçücük yerde üstünü başını paralıyordu.
Bir an uykuya yenilince, korktuğu başına gelmişti. "Gül asker olamazdı" dedikçe o, Mustafa bir anlam veremiyordu, bu sözlere.
*
Dilek'ten doğma, 1975 doğumlu, Şevket oğlu Semih, bir askeri hastanenin, sekiz kişilik koğuşundaydı. Kafasındaki, yalnızca gözleriyle ağzını açıkta bırakan sargılarından bunalarak konuşuyordu. Sağ bacağını kalçasına dek sıkıştıran alçılar, ziyaretçilerinden birinin acısını paylaşmasını zorlaştırıyordu.

Kayınbabası Mustafa, yalnız gelmemişti aslında. Ardı ardına iki kara haber aldıktan sonra yatağından çıkamayan ama kirpikleri birbirine değmeden boşluğa bakan ve bir an uyuduğu için kendini hiç bağışlamayacak olan Seçil yoktu yanında… Ali Rıza'nın kırkında okutulacak mevlidin hazırlıkları için yengesi Fatma'ya yardım eden Gül de yoktu; ama kendi bahçelerinden toplanmış bir demetle, kızının gül yanağının kokusunu getirmişti damadına.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder