3 Aralık 2012 Pazartesi

"Billboard" Yazarları

     TÜYAP, 28. İstanbul Kitap Fuarını bitirdik. Binlerce kitabın, onlarca yazarın, binlerce okurla buluştuğu, türlü etkinliklerin yapıldığı fuarın bu yıl onur yazarı Cevat Çapan’dı. Bütün yaşamını bilime ve yazına adayan Prof. Dr. Cevat Çapan gibi değerli birçok yazarla fuarda buluşmak, gerçekten yazın dünyasında kalemiyle var olmayı seçenler için başlı başına kıvanç kaynağıdır. Benim için de öyleydi.

     Cumhuriyet Kitapları arasında çıkan Gümüşana adlı yeni romanımla okurlarımla buluştum. Bir yazarın, bir okuru bile olsa ve o okur bu yazarı en kalabalık, en uzak yerlerde araya taraya buluyorsa, yazarın yeni kitabını fırın sıcaklığını yitirmemiş bir ekmek gibi bağrına basıyorsa… Bir yazar başka ne ister ki… Bu okurlara ne denir ki…

     Fuarda Dil Derneği ile Cumhuriyet Kitaplarının birlikte düzenlediği, değerli yazarlar İbrahim Dizman ile Hürriyet Yaşar ve değerli Tiyatro-Sinema Sanatçısı Gülsen Tuncer’le birlikte “Yabancılaşma Dilde Başlar” başlıklı açıkoturumda da konuştum. Kitaplarımı imzaladım, okurlarımla dertleştim.

     Birçok yazar dostumla özlem giderdim; bir süredir sık görüşemediğimiz can dostum, değerli Yazar Öner Yağcı ile hemen her gün birlikteydik. Onun Cumhuriyet Kitaplarından çıkan Kir adlı son romanı ile öteki kitaplarına okurun gösterdiği ilgi, beni de çok kıvandırdı. Kir’i okumayanlara öneriyorum. Kuşkusuz kendi romanım Gümüşana’yı da… Kendin yaz, kendin öner, diyen çıkarsa ona da eyvallah!

     Renkli alanlardır fuarlar… Yayınevlerinin sergi ve satış yerlerini kaç fuardır düşünürüm. Kimi ince ince düşünülüp özene bezene hazırlanmış, karşısına geçip “Oh” diyorsunuz, “işte kitaba, yazara, işini önemseyen bir yayıncıya ve kitap sevdalısı okura yakışan da bu…” Kimi tam bir görgüsüzlük örneği… Güzelduyudan yoksunluk, bencillik anıtı… Öteki yayınevlerini kapatıyor, kitabı ve yazarı tutuklu konumuna düşürüyor. Kimi okurlar içine girmeye çekiniyor; girebildiği sergilerde de çekingen davranıyor. Ne diyeceksiniz? Adam, paraya kıymış, “ben” başkayım, “ben” daha varlıklıyım diyebilmek için 500’ü aşkın kuruluşun arasına çirkin mi çirkin bir kutu yerleştirmiş… “Mülk” düşkünlüğü ancak bu denli abartılı olur… Adam (ya da kadın) bu görgüsüzlüğün itici olduğunun ayrımında bile değil…

     Kitabı ve yazarı da kendi görgüsüzlüğüne ortak ediyor. Yanlış anlaşılmasın; olanaklar ölçüsünde her kitabın tanıtımının iyi yapılmasından yanayım; çünkü tüm yaşantımız “reklam” üzerine kurulu… Ağzınızda iki döndürünce çürüyen bir sakızın, tatsız tuzsuz bir dolu yiyeceğin, çoklarını palyaçoya çeviren giysilerin, ek harcamalar gerektiren onlarca öteberinin tanıtımla yok sattığını bilmez değiliz. Adam adı yabancı işyerinin önüne, adı yabancı ürününü çok satabilmek için iri iri yazmış: “Bedavadan biraz ucuz…”

     Fuarda da “bedavadan biraz ucuz” kitaplar vardı. Kâğıt derdi hiç azalmayan, nitelikli kitaplar basan yayıncının hiçbir zaman bir ya da iki liraya satamayacağı, özellikle öğretmen ve öğrencilere, “Hadi alın da gidin!” diye efelenemeyeceği, her bakımdan “ucuz” kitaplar kapışıldı. Fuarlar, Türk Devrimiyle hesaplaşması tırmanan politikacılarla onların hık deyicisi kimi aydınımsıların “açılım” çığlıkları attığı bir dönemde özellikle kadın ve erkek öğretmenlerin ne denli kapandığını da açık seçik gördüğümüz yerlerden biri. Öğretmen önceden bilgilendirilmiş, daha kapıdan girerken, “Şu yayınevini bulun, bana sormadan kitap alanın canını yakarım” diye ciyak ciyak bağırıyor. Arkalarına takılıp fuar alanına girdiğinizde hiç şaşırmıyorsunuz; çoluk çocuk ya “billboard” yazarlarının ya da öteki dünyaya yolculuk için hazırlanacağı kitapların yanına seğirtiyor.

     Fuarlarda başka şaşkınlıklar, başka hüzünler de yaşıyorsunuz. Bakıyorsunuz; bir yanda yaşamı boyunca araştırma yaparak, donanımlı olabilmek için geceyle gündüzü karıştırarak yaşayan “gerçek” bir yazar, öte yanda abartılı tanıtımla “yazar” diye sunulan biri… Birinin önünde bir avuç “gerçek” okur, ötekinin önünde resim çektirmek, el sıkabilmek için sıraya giren ve kendini okur sanan insanlar… Kişilerle alıp veremediğimiz yok; ama kendini bilen kişilerle…

     Ah be “TV’lerle yıldızlaşan yazar” kardeşim, hiç değilse binlerce kitabın sergilendiği bir alanda sağına soluna bak… Saatlerce süslenerek “mevcutlu” gibi getirildiğin fuarda, senin için kondurulan koltuktan bir kalk, çevreni kuşatan kara giysili adamların arasından sıyrıl da bir dolaş… Dokun kitaplara, gerçek yazarlarla göz göze gel… Bir kendi kitabını bir de ötekileri karıştır… Ustaları gör! Onları oku! Kaymak gibi kâğıda basılan, “billboard”lara asılan; bir, bilemedin iki fuar sonra unutulacak kitabını da bu gözle, bu akılla bir daha oku!

     İstanbul’daki TÜYAP Kitap Fuarlarının 26’sına katıldım; otuza yakın kitabım var. Yayınevlerinde çok çalıştım; yayıncı ve yazar kimliğimle masanın iki yanında da oturdum. Yaklaşık kırk yıldır yayın dünyasının içindeyim; ne “artiz” yazarlar gördüm… Arkalarına gazetecileri takıp “reklam”la kazanılan hayran ordusuyla gelip geçtiler. Gelip geçtiler de ne izleri kaldı ne tozları…

     Bizimki gibi politikacısının, aydın geçinenlerin kiminin aklı bin karış havada kimininki yüz karış yerin altında bir ülkenin yazarıysanız, gerçekten yazarsanız, herkesten çok değerbilir, herkesten çok sağduyulu olacak; herkesten çok haksızlıklara karşı duracaksınız. “Ben, yine ben, hep ben” biçiminde sivrildikçe sivrilen tüm duygularınızı eğiteceksiniz!

     Kitabın kapağına yazılan kışkırtıcı sözlerin sabun köpüğünden ayrımı var mı?

     Yoksa ben “billboard”lara asılan yazarları kıskanıyor muyum?
* * *
     14 Kasımda Kayseri’de Dünya Ticaret Merkezindeki Kitap Fuarında, Cumhuriyet Kitaplarında olacağım. Okul söyleşilerim sürüyor.

     Hepinizi sevgiyle selamlıyorum!
SEVGİ ÖZEL, 10 Kasım 2009 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder