3 Aralık 2012 Pazartesi

12 Eylülle Hesaplaşanlar Kim?

     Ortalık epeydir toz duman; sözümona 12 Eylülle hesaplaşılacak… Hesaplaşmak isteyenler kim? Hesaplaşma yolunu açanlara omuz verenler kim?

     Yıllar önce Marmaris’te bir kitap şenliğine gitmiştim. Bu ilçedeki, çevre ilçelerdeki okulların çoğunun adında Kenan Evren vardı. Bir liseyi ziyaret ettik; Kenan Evren, kitaplarını bu lisenin kütüphanesine bağışlamış. Gülmece ustası Cihan Demirci ile kitapları karıştırdık; bugün Kenan Evren için ağır sözler söyleyen birileri, ballı övgülerle Evren’e kitap imzalamıştı. Adlar usumda değil; ama kitaplar hâlâ oradaysa meraklısı gidip bakabilir. Dün Kenan Evren ve takımına övgüler düzenlerin yetiştirmesi, 12 Eylülde anasının karnında olan kimi gazeteciler de ablaları, abileri gibi abukluyorlar.

     12 Eylül, beni işimden etti; çalıştığım Türk Dil Kurumu’nu kapattı. Türk Dil Kurumu’nu (TDK’yi), Atatürk kurmuştu. TDK ile Atatürk’ün TDK’den bir yıl önce dernek olarak kurduğu Türk Tarih Kurumu 12 Eylülün hukuk tanımaz, bilimden anlamaz, Türkçeyi sevmeyen bilinçsizliğiyle ve yasa zoruyla Cumhurbaşkanının gözetiminde Başbakanlığa Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu içinde bağlı birer devlet dairesi yapıldı. Kurumları kapatan yasa, 1982 Anayasasının 134. Maddesine dayanarak, Ağustos 1983’te Danışma Meclisinden paldır küldür çıkarıldı. Bu yasa ile laik cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün, CHP’nin koruyuculuğunda kurumlara gelir bırakan, eliyle yazdığı “vasiyetnamesi” çiğnendi. Hukuk yok sayılarak Atatürk’ün özgür istenciyle kurumlara bıraktığı gelir, Kenan Evren’in yasa zoruyla kurduğu devlet dairelerine aktarıldı. Üstelik bu iki kurumun adlarına, malvarlıklarına, yapıtlarına yasa zoruyla el kondu. Hangi hukuk sisteminde vasiyeti yok sayan bir kural vardır? Üstelik bu vasiyet, Kenan Evren’in değil, Mustafa Kemal’indi. Kurumlar hukuk lekesi sürülerek kapatılınca çalışanları ya zorla devlet memuru olacak ya çekip gidecekti. Ben, 12 yıllımı verdiğim, uzmanlaştığım işimden ayrılmak zorunda kaldım.

     12 Eylülle hesaplaşma çığlığı atanlara soruyorum: Danışma Meclisi kimlerden oluşuyordu; bu meclisin çıkardığı, hukukun üstünlüğünü yerle bir eden yasalar nelerdi; kimlerin canı yandı? Özellikle aya güneşe göre tavır alanlar, bu dönemin olay ve oluşumlarını kendilerine göre yonttukları için, yeniyetme gazeteciler de okuma özürlü olduklarından Danışma Meclisini es geçiyorlar. O meclisi Kenan Evren oluşturmuştu; bu mecliste Kamer Genç, Rahmi Kumaş gibi, hukukdışı uygulamalara karşı çıkan yalnızca 10-12 kişi vardı. Bu meclisin pek sayın üyelerinin kimi sonradan sağ partilerle TBMM’ye girdi; kimi yüksek birikimleri gereği yüksek aylıkla büyük kuruluşların vazgeçilmez yöneticileri oldular.

     82 Anayasasında birçok değişiklik yapıldı; ama 134. madde korundu. Üstelik Anayasanın 12 Eylülcüleri koruma altına alan geçici 15. maddesi yüzünden, birbirine eklenen hukuksuzluklar karşısında kimseye dava açılamadı. Açılan davalar sonuçsuz kaldı. Şimdiki hesaplaşma çığırtkanları hiç duymadılar. Atatürk kurumları ve vasiyetnamesi için Bülent Ecevit’in, DYP-SHP koalisyonunun girişimleri karşılıksız kaldı. Bugünün Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay da hukukçu kimliğiyle Atatürk’ün vasiyetnamesi üstündeki hukuk lekesinin silinmesi için epeyce çabaladı; birçok kez kendisiyle bu durumu konuştuk; şimdi anımsar mı, bilemem. 1983’ten bu yana kurulan hükümetler Atatürk’ün çiğnenen vasiyetnamesi üstünde oturmayı ve bundan utanç duymamayı yeğledi. En acısı bir hukuk ayıbıyla kurulan devlet dairesi yapılan Türk Dil ve Tarih Kurumlarında sözde bilim ve sanat insanları koşa koşa görev aldı; hiç üzüntü ve utanç duymadılar. Kenen Evren buyruk verdi; “devrim” sözcüğünü “katlanma, çevrilme, bükülme” diye tanımladılar. Aslında bu tanım 12 Eylülcüleri ve yardakçılarını kapsıyordu. Dönem, “katlanma, çevrilme, bükülme” dönemiydi; bu dönem ivme kazandı ve hâlâ sürüyor.

     Gerçekte 12 Eylülle hesaplaşma sevdalıları, 12 Eylülcülerin üstünden silindir gibi geçtiği “solla, solcularla, Atatürkçülerle” hesaplaşıyorlar. Hiçbiri, özellikle yeniyetme gazeteciler, 12 Eylülün en acımasız yasası 1402’yi ağzına almıyor. Çünkü 1402’liklerin neredeyse hepsi solcu, pek azı sağcıydı. Dr. Haldun Özen (ışıklar içinde yatsın), İmge Kitabevinden çıkan “Entelektüelin Dramı/ 12 Eylülün Cadı Kazanı” (2002) adlı yapıtında 1402’liklerin nasıl aşsız ve işsiz kalıp işkencelerden geçtiklerini belgeleri ve tanıklarıyla yazmıştır. Özellikle yeniyetme gazetecilere öneririz. Bu insanlar 14 yıllık bir savaşım sonunda bu zulmü aştılar. Ama çoğunun düzeni tuzla buz olmuştu. Sınıf arkadaşlarımın “yanıt, özgürlük, olanak, olasılık…” gibi sözcükleri kullandıkları için sorgusuz sualsiz 1402’lik olup işportacılık, pazarcılık yaptıklarını, dağılan ailelerini yıllarca toparlayamadıklarını biliyorum.

     12 Eylülcülerin kurduğu Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk İslam sentezini devletin eğitim-kültür siyasası yapmak üzere konuşlandırılmıştı. 1970’li yıllarda kimi oluşumların (örneğin Aydınlar Ocağının) öncülüğüyle içi doldurulmaya başlayan Türk İslam sentezi, 12 Eylülle birlikte devletin kültür, eğitim siyasası yapıldı. 12 Eylül yaklaşırken (Mayıs 1980’de) İstanbul’da bir “Milli Kültür Meseleleri Semineri” düzenlenmişti. Sonuç bildirisinde, “İnanç dünyası ahlak ve hayat nizamı olarak, Türk İslam sentezine göre, Kültür ve Milli Eğitim Bakanlıkları bünyesinde ve TRT hizmetlerinde devletçe ve hükümetçe ciddi, ehline değer veren bir kadrolaşmaya ve konunun ağırlığı ve ehemmiyeti ile münasip bir teşkilatlanmaya gidilmelidir” denmişti.1 Şimdi yapılan ne? 12 Eylülcüler eğitim birliği (tevhidi tedrisat) ilkesini yok etti; ders kitaplarının (İngilizce kitapların bile) ilk sayfalarına Atatürk, bayrak resmi ve İstiklal Marşını koyarak “milliyetçi”, din kültürü ve ahlak bilgisi dersiyle vatandaşlık bilgisi dersini (bizler yurttaşlık bilgisi olarak okumuştuk) yakınlaştırarak “güzel ahlaklı” gençlik yetiştireceklerdi. Örneğin “vergi”yi anlatırken peygamberden örnek vererek Türk İslam sentezini özellikle eğitim kurumlarına yerleştirdiler. Aslında okulların çoğu ta o zaman imam hatipleşmişti. Özellikle yeniyetme gazeteciler, işte bu eğitim sisteminin ürünüdür; bu nedenle yalnızca okuryazar olmalarını kullananların korumasıyla saltanat sürüyorlar. Zaten kimisi çoktan “saltanat” tutkunu olmuş durumda. Cumhuriyetle hesaplaşıyorlar.

     AKP iktidarı sosyal bilim liselerine Osmanlıca ve eski yazı dersi koyarken alkışladılar; yıllardır süren yabancı dille eğitime hiç değinmediler; 4+4+4 ucubesi çıkarılmadan hemen önce ilköğretimlere giren Arapça dersini konuşmadılar bile; çünkü “çok şükür” demokratikleşiyor, kendimizle ve tarihimizle yüzleşiyorduk. 12 Eylülün tümden yok edemediği solculara, ilericilere, Atatürkçülere yeni bir ad buldular; “ulusalcı, statükocu Kemalist”ler, ki suçları da belliydi, hepsi Ergenekoncuydu; bunlar adamakıllı temizlendi mi demokratikleşecektik. Halkın inancının ve köken farkının siyasaya araç yapılması, şimdilik önemsizdi. Hesaplaşma büyüktü; asıl hesap Mustafa Kemal’e ve devrimlerine yönelikti.

     12 Eylülle asıl hesabı olanlar ilerici, solcu ve Atatürkçülerdir; cumhuriyetin değerleri ve emek için canından, işinden, aşından olanlardır. Türk İslam sentezi mağdurlarıdır. Bir ülkenin kurucusunun vasiyetnamesi bile çiğnenmiş ve buna kendini aydın sananlar suskun kalmışsa, şimdi yapılmak istenen bir gösteridir; kimse 12 Eylülün Anayasasından artakalanlarla ülkeyi yönetenlere inanmamızı beklemesin. 12 Eylülle hesaplaşmayı en çok isteyenlerden biriyim; ama minareyi çalanların kılıfını hazırladığına, bu hesaplamanın Türk Devrimiyle hesaplaşmaya yönelik olduğuna inanıyorum. İşte laik eğitim bitti; laik eğitimi bitiren taşları kim döşedi; bu taşlara basa basa kim egemen oldu? Dün türbanı başörtüsü diye aklamak için yırtındılar; bugün imam okula girdi; övünsünler!

     Türk Dil Kurumu kapatıldıktan sonra yayınevlerinde çalıştım; 12 Eylülü, öncesini ve sonrasını anlatan, pek çoğunu gazetecilerin yazdığı kitapları yayına hazırladım; Uğur Mumcu’nun her satırını bilirim. Tek yanlı okuyan, bağıra çağıra saygısızca herkese sataşan yeniyetme gazetecilere önerimdir. Uğur Mumcu’yu ulusalcı buluyorlarsa, örneğin Hasan Cemal’in “Tank Sesiyle Uyanmak” kitabından başlasınlar. Söz uçar, yazı kalır; çamur at, izi kalsın aymazlığı bir yere kadar!
SEVGİ ÖZEL, 7 Nisan 2012 
_ _ _ _ _ _ _ _ _ _
1 Prof. Dr. Bozkurt Güvenç, Gencay Şaylan, Prof. Dr. İlhan Tekeli, Prof. Dr. Şerafettin Turan, Türk İslam Sentezi, Sarmal Yayınevi, 1991, s. 191 ve ötesi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder