22 Aralık 2012 Cumartesi

Yanlış Anlaşılma Dönemindeyiz

Toplumun gözü önündeki kişilerin kimisi, çoğu ünlüdür; ününe sığınıp “boyunu, birikimini, deneyimini, yerini” kısacası, “haddini” aşan sözleri savurur, tepki alınca da kıvırırlar: “Yanlış anlaşıldım!"

“Yanlış anlaşılma”yı başlığa taşıyan basın yayınınsa, “Yanlış anlaşılacağın sözü niye savurdun?” diye sorduğunu duyanımız yoktur. Daha da kötüsü, “yanlış anlaşılan” söz, çoktan belleklere yazılır; doğrulandığı sanılan saçmalık, ya haber olur ya olmaz!

Bir, birikimine, deneyimine güvendiğimiz, gerçekten bilim-sanat insanı kimliği taşıyanlar var; bir de onların sözlerini özellikle önyargıyla yorumlayanlar var. Önyargıların yanlış anlaşılmaya yol açmaması için değerli bilim ve sanat insanlarıyla politik kimliğine güvenilen kişiler, doğallıkla “Yanlış anlaşıldım!” demek zorunda kalıyorlar.

17 Aralık 2012 Pazartesi

Tarihin Geri Sarıldığı, Dilin Alabildiğine Bozulduğu Günlerdeyiz (*)

2012 de bitti; 1 Ocak 2013’ten başlayarak laik cumhuriyetimizin 90. yılına yürüyoruz. Hep birlikte mi? Ne yazık ki değil… Bir, 90. yıla ileriye bakarak, geleceği tasarlayarak yürüyenler var; bir de yönünü, yöresini şaşıranlar… 90 yıllık devrim deneyimi olan koskoca bir ülkeyi geçmişin karanlıklarına sürükleyenler ne tarih ne dil bilinci taşıyorlar. Bilinç de bilgi de yok denecek gibi… Sıfıra yakın… Ne yazık ki bir süredir toplumu bilgi ve bilinç yoksulu bir kesim yönetip yönlendiriyor. Aynı tornadan çıkmış gibi birbirine benzeyen kadınlarla erkekler, aynı telden çalıyorlar. Şarkı aynı… Sözleri kötü, beste (ayakta) uyutucu…

3 Aralık 2012 Pazartesi

Kendi Yurdunda Hırpalanan Türkçe

     Dilin, politikaya bilinçsizce araç yapıldığı başka bir ülke herhalde yoktur. Türkçe, kendi yurdunda acımasızca hırpalanırken geçtiğimiz günlerde yapılan “10. Türkçe Olimpiyatları”yla kimi politikacıların ve ünlülerin ne denli dilsever olduklarını gördük. Çoğu Türkçenin, Türkiye Cumhuriyeti’nin “resmi” dili olduğunu anmadan, Türkçenin cumhuriyetle birlikte özgürleştiğini göz ardı ederek, uzaktaki “hocaefendi”ye övgüde ölçüyü kaçırarak, yabancıkların Türkçesini ağlayarak dinlediler. Keşke birkaç damla da kendi yurdunda hırpalanan ortak dilimiz Türkçe için aksaydı!

     10. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları, Four Seasons Otelindeki törenle açıldı; Türk öğrencilerin ve ünlü sanatçıların hiç tanımadığı “Alvarlı Efe Hazretleri”nden alınan “İnsanlık el ele, bayram o bayram olur” savsözüyle stadyumlar doldu taştı. “Dünya çocukları 10 yıldır aynı dili konuşuyor”muş; keşke biz de konuşabilsek… Akademik sanlı Milli Eğitim Bakanı olimpiyatların açılışında, “Hükümet olarak Türkçe'nin yayılması için çok ciddi çabalar sarf ediyoruz” demiş. Türkçenin alanı kendi yurdunda daralırken, “hocaefendi” okullarıyla dünyaya yayılmasına ne diyelim? Yabancı çocukları duyunca üzüntümüz katlandı; bırakın çocuklarımızı, büyüklerin art arda iki tümce kurarken nasıl çuvalladığını bu gösterilerde izledik.

12 Eylülle Hesaplaşanlar Kim?

     Ortalık epeydir toz duman; sözümona 12 Eylülle hesaplaşılacak… Hesaplaşmak isteyenler kim? Hesaplaşma yolunu açanlara omuz verenler kim?

     Yıllar önce Marmaris’te bir kitap şenliğine gitmiştim. Bu ilçedeki, çevre ilçelerdeki okulların çoğunun adında Kenan Evren vardı. Bir liseyi ziyaret ettik; Kenan Evren, kitaplarını bu lisenin kütüphanesine bağışlamış. Gülmece ustası Cihan Demirci ile kitapları karıştırdık; bugün Kenan Evren için ağır sözler söyleyen birileri, ballı övgülerle Evren’e kitap imzalamıştı. Adlar usumda değil; ama kitaplar hâlâ oradaysa meraklısı gidip bakabilir. Dün Kenan Evren ve takımına övgüler düzenlerin yetiştirmesi, 12 Eylülde anasının karnında olan kimi gazeteciler de ablaları, abileri gibi abukluyorlar.

Amaç Eğitim Değil, Türk Devrimini Sonlandırmak

     Eğitim sistemimiz, MEB’nin başına geçenlerin siyasasına göre biçimleniyor. Aklın öncülüğü, bilimsel veriler göz ardı edilerek sistemin orası burası oyuluyor. 12 Eylül darbesi eğitim birliği ilkesini bozdu, sistemde öyle büyük ve karanlık delikler açtı ki, bugünkü iktidar, bu delikleri bilimsel değil, dinsel ve ırksal yamalarla kapatmaya çalışıyor.

     15 yıldır süren 8 yıllık ilköğretim, bir ölçüde başarılı oldu; ancak imam hatiplerin orta bölümlerinin kalkması, Kuran kurslarının sınırlanması, imam hatibi bitirenlerin meslek seçimi gibi durumlar, “milliyetçilik”te dinsel ve ırksallığı baskın kılanları, 1940’lardan bu yana rahatsız ediyordu. “Milliyetçi muhafazakârlık”ın Türkçesi, “ulusçu tutuculuk”tur. Bu kesim, Türkçesini kullanmaktan kaçınır; çünkü “ulus, ulusçuluk, ulusal” gibi kavramlar, Türk Devriminin kazanımlarıdır. Türk Devrimi tutuculuğu reddeder; ulusal ve evrensel değerleri evrensel ve çağdaş bilgiyle harmanlamayı amaçlar. İlkin kavramların içi boşaltıldı; “muhafazakârlık”a olumlu anlam yüklendi. “Ulusçuluk, ulusallık, ulusalcı” gibi kavramlar, “darbecilikle, Ergenekoncu” olmakla eşleştirildi; iktidarın akademik sanlı ağızları söz oyunlarıyla bu kavramları çirkinleştirdi; sözde aydınlar da bu yemi yuttu. Aynı ağızlarda Atatürkçü ve ulusalcı olmak, suça dönüştürüldü.

Gümüşana

Arka kapaktan
     Gümüşana, umutları, umutsuzlukları, sevinçleri, üzüntüleri, evleri, kılık kıyafetleri birbirine çok benzeyen kadınların yaşadıklarından alınan kesitlerle yeniden doğan bir kadın... Köyden kasabaya, kasabadan kente göçen, köylü kalamayan, kentli de olamayan kadınlardan biri...

     Sevgi Özel bu romanda gecekondulara sıkışan yaşamları, daha çok da kadınların yaşadıklarını irdeliyor. Roman, cumhuriyetin ilk yıllarında köylere dek uzanan değişim rüzgârlarını; kılık kıyafetleri, yaşama biçimleri yenileşen insanları; değişim rüzgârlarının yön değiştirmesiyle tüm kazanımların tersyüz olmasını; bir dönem toplumsal yaşamın önemli bir fotoğrafı olan kasabaları ve gecekondularla yeniden köylülüğe dönüşü gözler önüne seriyor.

Dilleri Uzun

SUNUŞ
Sizi bilmem; ben bunaldım. Ülkemiz için, Türkçemiz için, çocuklarımızın geleceği için uğraşıp didinen, kaygılanan herkes bunaldı. Bunaldık... Bir yanda dil otu yemiş gibi vır vır edip de hiçbir şey söylemeyenler, öte yanda olup bitenleri göre göre dut yemiş bülbüle dönenler... Adamsendeciler, vurdumduymazlar... Doğru olmayanı, dayatılan her şeyi "milliyetçilik", yenilik, küresellik, çağdaşlık sanan ya da böyle değerlendiren "saf"lar, salak ayağına yatanlar, salaklaştırılanlar...

Dil kullanımındaki özensizlik hem gülünç, hem acı görüntüler yaratıyor. Yazılıyor okumuyorlar; söyleniyor dinlemiyorlar. Politikacılar, işadamları, işletmeciler, "bir kısım" bilimci ve aydınlar duymuyor; daha doğrusu kimse kimseyi duymak istemiyor. Kimse kimseyi dinlemiyor. Duymadığı, dinlemediği için de kimse kimseyi doğru anlamıyor. Çokları dinliyor, anlıyormuş gibi yaparak beceriksizce oynuyor. Rol kesen kesene... Ciğerini okuduğumuz çöpten çelebiler, ortalıkta cirit atıyor.
* * *

Yıldızlar mı Suçluydu?

Otuz yıldır burda yaşarım, hiç böyle bunalmamıştım. Unutuyoruz tabii, kimbilir ne sıcaklar, ne soğuklar geldi geçti. Ama o gün beterdi, beter... Yazlıkçılara takıldım, boşuna geldiniz diye. Yanıp kavrulmak için her yer birdir dedim, nazım geçenleri kızdırmak istedim. Yazlıkçı deyişim sözüngelişi. Ankaralı öğretmen karı koca, kırk yıldır altı ay burda, altı ay orda yaşıyormuş, buranın yerlisi olmuşlar. Otuz yıldır içli dışlıyız. Ah canım komşularım... Konu komşunun, ister yazlıkçı olsun, ister yerli; kimsenin kimseye takılacak gücü kalmaz yazın. Allah inandırsın, bu yıl daha beterdi. Uyuşmuş gibiydik.

O gün dayanılacak gibi değildi. Kahve gibi kavrulmuş, zeytin gibi kararmıştık. Daha sabahtan elim başıma kalkmıyordu; çay delisi bilinirim, oysa yasak bana, gizli gizli içerim, Allah inandırsın, bir bardak çayı bitiremedim. Ses tellerim zedeli, buzdolabından da soğuk sudan da uzak durur, suyu ılıştırır öyle içerim. Dayanamayıp bardak bardak içtim gün boyu. Dişetlerim sızım sızım sızladı. Öğleye doğru buz gibi suyun altına girip çıktım da azıcık açıldım. Nesrin’e söz vermiştim yardım ederim diye, nasıl edeceğimi de bilmiyordum. Komşu hatırı, ayıp olurdu. Terleye terleye, oflaya puflaya ettim akşamı. Ettik, daha doğrusu.

Dilimde Tüy Bitti'den

2000'lerin Türkiyesi'nde Nece Konuşuluyor?
Bakkala, büyük alışveriş yerlerine gidiyor, ne yapacağımızı şaşırıyoruz. Arapçadan bakkalı aldık, Türkçesini bulamadan yüzyıllarca kullandık. Derken “super”i, “hiper”iyle “market”ler çıkarıldı karşımıza. Bu nasıl bir bilinçtir, bu nasıl bir ülkedir ki halk, hiç düşünmeden önüne her konana “Peki!” diyor. Bu, belki biraz geçmişimizle ilgili bir alışkanlık... (Öyle ya hep “fetih”le geçen zamanlarda buluş yapma, yapanları düşünme olanağı bulamamışız pek...)

Çoğunun ocağına çoktan incir ağacı dikilen bakkallara değil de “market”lere girin: “With fresh milk”li bisküvilerden ekmeğe dek her türlü yiyeceğin “light”ı sizi bekliyor. Sütün, yoğurdun, ekmeğin, reçelin “light”ı sıra sıra... Televizyon dizilerinde “light erkek”ler bile var.

Dilimde Tüy Bitti'den

Dil Siyasamız Var mı?
Başlıktaki soruya soruyla karşılık verdiğinizi duyar gibiyim. “Eğitimde, ekonomide, sağlıkta, çevrede eli yüzü düzgün bir siyasamız var mı ki dilde olsun?”

Böyle düşünenlere katılmıyorum!

Parça bohçası gibi de olsa, “milliyetçi muhafazakâr”ların özellikle eğitimde baskın olan bir dil siyasası yok mu? Parça bohçası nedir bilir misiniz? Gençlerin çoğu bilmez. Belki “patchwork” dersek, ne olduğunu çıkarırlar. Parça kumaşlar kare kare, üçgen üçgen kesilip dikilir; bohça, yatak örtüsü, namazlık olarak kullanılan eşyalar çıkar ortaya. Kumaş parçalarındaki desen, renk uyumu, bunları kesip biçen, diken kişinin beğenisini yansıtır. Parça bohçası ilk yıkanışta kumaşlar renk atmazsa, bir süre işe yarar. 1950’den sonraki eğitim sistemi, hep iktidarların sisteme vurduğu yamaların rengini yansıttı; bilimsel bilgiyle çelişen bu yamalar her iktidar döneminde soldu, çirkinleşti.

İktidar Benim Ne İstersem Söylerim

SUNUŞ
     2008 Mayısı ortasında ekranlara bir görüntü düştü; örtülere bürünmüş, gözleri bile görünmeyen, birörnek giyinmiş kadınlar, bir “ilköğretim okulu”nun açılışını yapan Milli Eğitim Bakanını dinliyordu. Bakan; gözleri bile görünmeyen kadınlarla ilköğretim bebelerinin bulunduğu topluluğa, “Biz, bir şeyi programa koyarız, parasını ayırır, başlar ve bitiririz. Lafla Atatürkçülük, lafla çağdaşlık olmaz. Çağdaşlık da Atatürkçülük de icraatla olur. Atatürk’ün bize gösterdiği çağdaş medeniyet seviyesinin üzerine sloganla çıkamayız” diyordu.

     Görüntü, bakanı doğrulamıyordu. Sonradan bu kadınların yöresel giysiler içinde olduğu söylense de görüntü, gözümüzün önüne başka resimler getiriyordu. Bakan Çelik, gözleri bile görünmeyen kadınların izlediği okul açılışından sonra, kuşkusuz gözleri görünen ve iyi gören; kulakları olan ve iyi duyanların doldurduğu Kütahya Belediyesi Kültür Sarayındaki “Küreselleşme Sürecinde Türkiye” konulu bir konferansa katılmıştı:

Dilimde Tüy Bitti

SUNUŞ
"Sev Türkçeni Çocuğum.."
Türkçeye emek veren ustaları düşünürüm sık sık. Ölenleri, yaşayanları, ilerlemiş yaşına karşın savaşımdan caymayanları... Savaşımla geçip giden yaşamları...

Doğrudan, iyiden, güzelden yana olmanın bedeli niçin bu denli ağır? Diline emek vermek, Dil Devrimine inanmak, devrimi savunmak suç mu?

Doğruya, iyiye Kafdağı kadar uzakken durmadan “birlik ve beraberlik” şarkısı söyleyenlerden kuşkulanmayı ustalarımdan öğrendim. Dilde “birlik ve beraberlik” isteyenler hep aynı sakızı çiğnerler; Dil Devrimi, öz Türkçe denmesin yeter ki... Türkçe, yüzyıllar boyu Arapçaya, Farsçaya duyulan hayranlıkla tanınmaz duruma gelmedi mi? Osmanlı aydınlarının bu dillere benzeterek uydurduğu sözcüklere açılan kucaklar yetmedi, şimdi de kapılar Amerikancaya açıldı. Yabancının siyasal, ekonomik dayatmalarını kabullenenler hem “milliyetçi”, hem de “muhafazakâr”dır. Böyleleri demokrasi kavramını da tepe tepe kullanırlar. Bunların milliyetçiliği, demokratlığı, büyülü bir sözcük gibi söylenip duran “muhafazakârlık”ın arkasında saklıdır. Bu, sözde demokratların maskesi olan “milliyetçi muhafazakârlık”ın Türkçesi ulusçu tutuculuk, özü de geçmişe ağıt yakmaktır. Daha açık söylersek Türk Devrimine direniştir, tepkidir, hoş görüsüzlüktür, ussal olan her şeye saldırıdır. Ustalarımın bütün yaşamı bunları anlatmakla geçti; geçiyor. Olup bitenleri anlatmanınsa dilden başka aracı var mı?

Dil Kiri El Kiri

SUNUŞ
Gençlere Armağanımdır
1980’lerin ortasında bir gün, Aziz Nesin’e “yayın dünyası”nda gördüklerimi, yaşadıklarımı yazacağımı söyledim. Güldü ustam. “Ne gördün ki daha” dedi. “Dün bir, bugün iki...”  Sonra ekledi: “Anı yazmak için çok gençsin, benim bile anı yazacak çağım gelmedi.”

Doğru söylemişti; yayın dünyasında daha bir şey görmemiştim... Ama yayın dünyasına, bu dünyayı iyi bilen, bir bakıma bununla iç içe olan bir başkasından, dil dünyasından geçmiştim.

Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin Türk Dili Bölümünü 1971 güzünde bitirmiş, Prof. Dr. Vecihe Hatiboğlu’nun çağrısını sevinçle karşılamış, 10 Kasım günü Atatürk’ün Türk Dil Kurumunda çalışmaya başlamıştım. Dilbilgisi ve Dilbilim Kolundaki küçük masama oturduktan birkaç ay sonra, saçım önüme düştü. Cebimde, “Türk Dili Bölümünü” bitirmiştir yazılı bir diploma vardı, ama ben Türkçeyi, sokaktaki yurttaş kadar biliyordum.

UĞUR OLSUN / Bir Devrimcinin Öyküsü'nden

Yağmura, Soğuğa Aldırmayan On Binler
Pazar... Pazartesi... Salı... 27 Ocak 1993 Çarşamba... Dördüncü güne girildi, dinmiyor acı... Öfke... Günlerdir arkasından gözyaşı dökülen o yiğit devrimci, birkaç saat sonra toprağa verilecek.

On binler sokakta... Bütün Türkiye Ankara’ya akıyor günlerdir. Sabah erkenden Meşrutiyet Caddesinde buluştuğum arkadaşlarımla, Mithatpaşa Caddesine doğru yürümeye başladık, buradan Cumhuriyet gazetesinin bulunduğu İnkılap Sokağa ineceğiz. Kalabalıkta birbirimizi yitirmemeye çalışıyoruz. Ancak kendisine yolu açan bir polis aracı yüzünden sağa sola savrulduk.

Birkaç saat önce karla karışık yağıyordu, şimdi yalnız yağmur var, epeyce de hızlandı; kimsenin umurunda değil, isterse taş yağsın... İnsan seli, Mithatpaşa Caddesinden, Ziya Gökalpe kıvrıldı, Cumhuriyet’in bulunduğu sokağa çok yaklaştık, kimse kimsenin önüne geçmeye çalışmıyor. Başkent belki de ilk kez böylesi bir yakınlaşmaya tanıklık ediyor. Kimse, arkasına takıldığı pankartı, atılan sloganları önemsemiyor. Herkes tek bir örgütün çatısı altında buluşmuş gibi...

Aptal Dünya'dan

Annem Bana Hiç Mantı Yapmadı...
Her şeyi anımsıyorum. Kimse inanmıyor; varsın, inanmasın... Ne büyüğü, ne küçüğü;  iki halam, bir gün bile benimle bu olayı konuşmadı. Babam hiç o dallara basmazdı; hoş, baba oğul gibi konuşacak ne zamanımız, ne bir yakınlığımız oldu. Babaannem, ne zaman ağzını açsa kızlarınca susturulur, sözü kesildiği için daha da hırslanır ilenir dururdu ortaya. Ortaya ilenirdi; ama ilençleri annemeydi. Komşularla akrabalar mı? Eller, bizim evin içini nerden bilsin? Annemle babam, benim beşinci yaşımı kutlayamadan ayrıldığına göre... Başkasından duymuş da olamam. Bir ben, bir annem, bir de o amca... Her şey üçümüz arasında yaşandı. Başkası yoktu ki evde... Bal gibi anımsıyorum işte. Çatık kaşlı, kalın sesli... Hep söven, hep kızan... Beni hiç sevmeyen amcayı... Şimdi annemin kocası, iki kardeşimin babası olan amcayı... Yine çatık kaşlı... Belki yine söven, belki yine her şeye kızan amcayı... Hâlâ sövüp sayıyor mu bilmem, içimden bir ses, onun gibi bir odunu, ne aradan geçen yılların, ne de en keskin baltaların, hiçbir şeyin yontamayacağını söylüyor. Gülmeyi, gülümsemeyi yakıştıramıyorum ona... Odun... İyi dedim. Hem odun, hem hödük... Ah çocukken de bilseydim keşke bu sözleri. Söyleyebilir miydim ona?

Bir Yanım Bahar Bir Yanım Kış'tan

Gül Yanağın Yarısı
Arabaya binmesine yardım etti eltisi Fatma. Eteğini toplayıp düzeltti, çantasını kucağına koydu. Sanki yarası beresi, acır yeri varmış gibi özen gösterdi Seçil'in ön koltuğa yerleşmesine.

"Şu kemeri de tak" dedi komut verircesine. "Hadi iyi yolculuklar, hayırlı haberlerle döneceksiniz inşallah."

Mustafa yanında yüzü asık oturan karısına baktı, bir de sen çıktın başımıza dercesine. Arabayı çalıştırmadan bahçe kapısında kendilerini uğurlayan ağabeyiyle yengesine, ellerini direksiyonun üzerinde dua eder gibi açıp başını iki yana sallayarak ne anlama geldiği belirsiz bir şeyler yaptı. Ağabeyi de benzeri bir devinimle karşılık verdi. Büyüğü, elinde içi su dolu bir tasla arabanın camına eğilmiş, annesine gamlı gamlı bakarken, küçük kızlar birbirine sokulmuş ağlamaya hazır bekliyorlardı. Mustafa arabayı çalıştırdı, arkalarından dökülen suyu, sallanan elleri görmeden yola koyuldular.

Direncin Kuşları'ndan

Biriciksin
Sevgili biriciğim, canım, en iyi arkadaşım!..

Sana her yazışımda, böyle seslenerek rahatlıyorum. Sanki yüksek bir yere, bir balkona, bir bahçe duvarına çıkmışım da bağırıyormuşum gibi bir duyguya kapılıyorum. Nerede olursan ol, sesimi duyduğunu, yüzümdeki sevinci yakaladığını düşünüyorum.

Günaşırı telefonla konuşuyoruz; ama biliyorum sen mektuplaşmayı seviyorsun, okumayı da yazmayı da... Baş edemediğim tutuculuğun da bu senin,  telefonda söylediklerimi ya da söyleyemediklerimi yazıya döktüreceksin ille de. Yazmaya başlayınca hiçbir şeyi saklamadığımı bildiğinden, yaz yaz diyerek, bana âdeta baskı yapıyorsun. Posta kutuları yüzünden, postacı yolu gözleyemeyişine pek seviniyorum, yazmayı geciktirdikçe de biriciğim kimbilir kaç kez inip çıkmıştır dört katı, diye kendime kızıyorum. Hazır ol biriciğim, bugün uzun uzun yazacağım, mektup günümdeyim... Böl böl de oku olur mu, arkası yarın gibi... Anımsar mısın, benim ilk oturduğum eve on beşte bir, bir kız gelirdi hani, Meryem... Sana onun mektuplarından söz etmişimdir; ama yine yazacağım. Aklıma düştü şimdi kız… Yirmi yıl önce tanıdığım, bu kara gözlü köylü irisi kızı, her mektup yazışımda özlüyorum sanki. Ona kızdığım da olurdu, bu çarıklının kaç kez oyununa geldim. Beni kullandığını saklamazdı bile. Maddi manevi, kaç kez kazıkladı beni bir bilsen... Çok kızmıştım bir kezinde, hapisten de yeni çıkmışım o sıra, yahu demiştim bir gün kendime, biz bu Meryemleri kurtaracaktık be... Meryemlerin de umurunda... Öfkeye kapılıp yanlış düşündüğümü buraya gelip de işçilerimizi görünce daha iyi anladım. Neyse konuya döneyim.

Aşk Bir Boncuktur'dan

Birbirimizi Öldürdük
"Güzel yermiş" diye mırıldandı kadın.

Erol'la Gülçin lokantanın diplerine dek, garsonun ardı sıra yürüdüler. Sonra iki basamakla çıkılan, loca gibi bir girintideki yuvarlak masayı gördüler. İki yanında aynalı duvarlar, üçüncüsünde pencere olan bu köşe, daha az ışık alıyordu. Hem de gürültüyle yemeklerini yiyen kalabalıktan ayrılmış gibiydi.

Erol kadının oturması için yuvarlak masanın koltuklarından birine uzandı. Ama Gülçin, sırtını lokantaya, yüzünü pencereye dönük oturmak istemedi, garsonun çektiğine yerleşti. Uzun eteğinin bir ucunu koltuğun kolundan indirirken, adama gülümseyerek baktı. Çantasını, öteberi dolu torbasını boş koltuklardan birine bıraktı. Ceketinin düğmesini açarak karşısına oturan Erol’a baktı. Onun koltuğu, kendi oturduğunun tam karşısına denk düşmemişti. Erol'un kafasında, tepesine yakın, avuç içi kadar saçsız bir yer, arkasındaki aynada pırıl pırıl parlıyordu. Güleceği geldi Gülçin'in. Çevresine bakınarak geçiştirdi, bu isteğini. Ama adamın gözünden kaçmadı bu.

Devrimciler Aşık Olamaz(dı)

Kalemi, kâğıdın üstüne bırakıp kalktı. Saatlerce sandalyede oturmaktan sırtı tutulmuş, bacakları uyuşmuştu. Parmakları da yorulmuştu. Sabahın yedisinden beri masa başındaydı; yazmış da yazmış, bir bakıma kâğıtlara savaş açmıştı. Yazı makinesiyle mektup yazmayı sevmiyordu. Düzgün, ölçülü harflerin duygularını yansıtmayacağına inanıyordu. El yazısı öyle mi ya? "Sevgili" diye başlarken bir mektup, s'nin, e'nin, v'nin... tüm harflerin yürekten beyne, beyinden parmak uçlarına akan bir duygu yoğunluğuyla biçimlendiğini gözleriyle de görürdü insan.

Ayağa kalktı, ellerini beline dayadı, bacaklarını iyice açıp iki yana yaylandı; başını yere değdirmeye çalıştı. Hamlamıştı, yine de böyle eğilip kalktı birkaç kez. Başı yere yaklaştıkça, ilk gözüne çarpan buruşturup buruşturup attığı kâğıtlar oldu. "Sen adam olmazsın" dedi kendi kendine. "Bu kâğıtların arkasını kullanabilirdin pekâlâ", güldü. Masasının altındaki sepete atmak için, kâğıt topaklarını toplamaya başladı. Sonra bu kâğıt toplardan birini açtı, masamın üstündeki küllüğü içine boşaltacaktı ki, "Yârim..." diye başlayan satıra takıldı gözleri. Sandalyesine yeniden oturdu, bir elinde boş küllük, ötekinde içi izmarit, kül dolu kâğıt, öylece kalakaldı.

Kadınlara Sesleniş...

     Koca, sevgili, baba, kardeş dayağıyla aşağılanan, çocuklarının gözü önünde can veren, bebeleri öksüz kalan bütün kadınları içim yanarak anıyorum.

     Bu kez öykücü kimliğime yaslanacağım. Çünkü kadınlarımızın çoğu acı yüklü ya da sonu acı biten öykülerin kahramanı… Kahraman olduklarını bilmeyen kahramanlar… Nâzım Hikmet,
“Kadınlarımızın yüzü acılarımızın kitabıdır
acılarımız, ayıplarımız ve döktüğümüz kan
karasabanlar gibi çizer kadınların yüzünü”
diyor.

     Kadınlarımızın çoğunun öyküsü birbirine benziyor. Çoğumuza hiç yabancı olmayan öyküler…

Öğretmenim, Canım Benim

     Öğretmen, insanı ussal ve bilimsel olan her şeyle donatıp biçimlendiren, erdemli olmayı öğreten varlıktır. Güzelim “ülkü” sözcüğünün anlam kaymasına uğratılmadığı, özel adlarla sözcüklerde kalmadığı günlerde Aziz Nesin, “Özverili olmayı, halkımızın yararına olan inancımıza kendimizi adamayı o coşkulu, o ülkücü öğretmenlerimizden öğrenmiştik” diyordu. O öğretmenler özverili oldukları için özverili olmayı öğretebiliyordu. Onlar için hangi inanç ve kökenden olduğu değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin bilgiyle yüklü yurttaşı olmak önce geliyordu.

Büyüklerimizin Çocukları

     “Büyüklerimizin Çocukları” derken salt politikacıları düşünmedim. Müzik, sinema, edebiyat, TV gibi alanlarda da büyük var. Kimi ünlüler öksürse gazetelerin ilk sayfalarına yerleşmeyi başarıyor. Öte yandan yoksulluktan, eğitimsizlikten merak edemez, bilemez, göremez, ses çıkaramaz duruma düşen insanlar, çocuk gibi kandırılıyor. Kendi adıma, TV’lerdeki yiyecek giyecek reklamlarından bile utanıyorum. İnsanlar böyle umarsızken başındaki örtüyü siyasallaştıranları anlamakta zorlanıyorum.

     Çoğumuz, politikadaki kimi büyüklerin hep büyük kaldığının, yükseldiği yeri korumak için ne atraksiyonlar yaptığını biliriz. 1970’lerde Türkiye’de okuyan, 1990’larda ülkemize gelen Pakistanlı mühendis, kiraların yüksekliğini görünce eski arkadaşına yakınmış: “Satın almayacağım ki kiralayacağım.” Arkadaşı, “Artık kiralar böyle” deyince mühendis elindeki gazeteyi göstererek, “Yirmi yılda her şey değişmiş; ama politikacılar aynı” diye gülmüş. “Onlar da değişti” diyen arkadaşına, “Hayır” demiş, “bir iki yüz değişmiş; ama tıpkı bizdeki gibi kafalar aynı…”

Hepimizin Başı Yuvarlak mı?

     Picabia, “düşünceler içinde rahatça yer değiştirsin diye” başın yuvarlak olduğunu söylemiş. Birikiminden çok yaralandığımız Eğitimbilimci Prof. Dr. Sedat Sever, bir açıkoturumda Picabia’nın bu sözünü anımsatınca gözümün önünden bir bir yüzler geçmeye başladı. Gece gündüz TV’lerde, gazetelerde gördüğümüz yazarlar, gazeteciler, sanatçılar… Politikacılar… En çok da onlar… Sabah akşam onları görüyoruz. Günlerdir, politikacıların hepsinin başı yuvarlak mı diye düşünüyorum; gerçekten onların başında düşünceler rahatça (ya da özgürce) dolaşıyor mu? Yoksa yalnız önde olanın başına (ağzına) mı bakıyor çoğu? Konuşurken yüzlerindeki anlatımı anımsayınca bu kez gözümün önünde üçgen, kare, elips, çokgen… gibi değişip duran yüzler belirmeye başladı. En çok da dikaçılı üçgenler; sivri yüz ve dilliler sıralanıyor belleğimde. Örneğin genç bir politikacı ilk usuma düşen kişi oldu; gençten biri, yakışıklı sayılır. Ses tonu ve yüzünün anlatımı, şiir (ya da ilahi) okur gibi konuşması; sesiyle beden dilinin tekdüzeliği; o konuşurken biri araya girip de bir şey soruverince, soruyu yanıtsız bırakıp tutunduğu dünya görüşünce ezberletilen sözleri noktasız virgülsüz sürdürmesi… Ona benzeyenlerin (ya da birbirine öykünenlerin) çok olması, rastlantı değil kuşkusuz.

Üfürük Bir Dil: KAYPAKÇA

     Meğer bilgisine, görgüsüne, diline hayran olunası ne “derin bilginlerimiz” varmış; her sorunun yanıtı hazır, her olumsuzluğun çözümü belli… Ne ki engel büyük; Kemalizm…

     “Tarafsız ve objektif yayıncılık” anlayışı içindeki kimi TV’ler, birilerinin mahalle arkadaşı gibi saygısızca andığı “Kemal”le, “laik cumhuriyet”le ve devrimlerle hesaplaşanların peşinde… Dayanaksız suçlama, kara çalma, aşağılama, yalan dolan, yakın tarihi çarpıtma, “mağdur”u oynama… Her şeyi bilen “tarafsız moderatör”ler, 90 yıllık kazanımlardan söz edeni hemen susturuyor. Düşünce özgürlüğü kılıfıyla sunulan ve üfürük olduğu açıkça görünen bir dil doğdu: Kaypakça! Buna, “kaypağa yaraşır bir biçimde” davrananların kullandığı dil de diyebiliriz.

Yalnız Aklımız mı Çalındı?

     Bireylerin değil, toplumun topluca aklını çaldırdığı bir ülkede akıl yürütmek, yıllanmış bir aracı yürütmekten; ortak akıl üretmek de çölleşmiş toprakta sebze üretmekten daha zordur. Aklın çalınması insanın, toplumların başına gelebilecek en büyük yıkımdır! Bizler böylesi bir yıkımla yüz yüzeyiz. Akıl yürütmeyi, ortak akıl üretmeyi bırakın, birbirine bir gün, bir saat, bir dakika katlanamayan bireyler çoğalıyor. Kendi çatısı altında paylaşacağı maddi-manevi tüm değerleri tüketme noktasına gelenlerin intiharlarını, cana kıymalarını, çalıp çırpmalarını, yolsuzluklarını, cinsel saldırılarını gözlerimizi açarak izliyoruz. Gözlerimizle birlikte beynimizin tüm kıvrımlarını açabilsek, bir avuç insanın mutluluğu, bolluk içinde yaşaması için ne bedeller ödediğimizi de görebileceğiz.

     Televizyonlar gün boyu olduğu gibi, her gece sözümona akıl yürütmek ya da ortak akıl üretmek için düzenledikleri izlencelerle duygu sömürüsünün ötesine geçtiler; zamanımızı, cebimizi, direnme gücümüzü acımasızca sömürüyorlar. Örneğin hangi kanalı açsanız karşınızda aynı kişiler akıl satıyor. Biri iktidar partisini yağlayıp dururken, örneğin yönetimi değişen CHP’nin parti meclisi üyelerini “Sen mürit olmuşsun” diye suçluyor. Bu kişileri, “İzleme, dinleme” diyebilirsiniz; olanaksız! Dedik ya, hangi kanalı açsanız onlar karşınızda…

Masal: AÇILIMİSTAN’DAN MANZARALAR

     Masalların ülkesi yoktur; bu nedenle bu masaldaki olaylar kuyruklu yalan; kişiler de kendi masalına inanmaktan başka umarı olmayan düşsel varlıklardır.
* * *  
     “Evvel zaman içinde…” Böyle başlasak da masalımız öyle pek eskilere gitmiyor. Yeni de sayılmaz… Uyduran uydurmuş işte… Başka masalcıların yalancısıyız…

     Masalımız… Üç yanı denizlerle çevrili olmayan, birkaç mevsimi yakın aralıklarla yaşamayan, ormanlarına balta girmemiş, ırmakları kirlenip kurumamış, dağlarındaki kekiklerin köküne kibrit suyu değmemiş, sebzesi meyvesi hormonsuz, içme suları mikropsuz, çocukları mutlu, ana babaları kaygısız, politikacısı kaygılı, aydınları aymayan bir ülkede geçiyormuş. Açılımistan… Evet, bir masal ülkesinin adı buymuş…

Neden Hâlâ Kadının Örtüsünü Tartışıyoruz?

     Bizde; futbolcunun, şarkıcı, türkücünün, dizi oyuncusunun ne yaptığı, ne yediği, ne giydiği, kiminle aşk yaşadığı, evini nasıl döşediği, kime kızıp kimi sevdiği, kime sövdüğü, günde kaç kez içini boşalttığı haberdir. TV’lerde “Flaş… Flaş!” diye duyurulur.

     Ülkemizde bunların dışında basın yayınca “star” koltuğundan indirilmeyen başka yıldızlar da bulunmaktadır. TV’de hangi kanalı açsanız, bunlardan birini görürsünüz.

     Gerçekten akılcı, bilgiye dayalı verilerle güzel konuşanları TV’lerde pek sık göremeyiz. Bu kişiler “karşıt” görüşlü kişiler olarak TV izlencelerine teker teker çağrılır; karşılarına basın yayının, edebiyat dünyasının ve başka alanların “en sivri dilli, lafebesi star”ları dizilir. Bunlar TV yapımcıları için “gerçek star”lardır; çünkü yayımlanan izlence, bunların sivri çıkışlarıyla “reyting” sıralamasına girer. Oo, bir de kavga çıkmışsa, yeme de yanında yat… Çünkü bir TV’deki kavga ya da ateşli tartışma orda kalmaz hemen öteki TV’lerle gazetelere de yansır.

Yılın Yenisi Bize Gelmiyor... Epeydir Gelmiyor...

     Çocukluğumda gelirdi; belki de çocuk aklımla ben geldiğine inanırdım. Siz hiç merak etmiyor musunuz? Bize neden gelmiyor? Noel Babanın gelmeyeceğini, gelse de bize değil kime uğrayacağını biliyorum. Gelmiyor… Beklediğim yeni yıl… Bir türlü gelmiyor…

     Oysa her yıl kendimce iyi kötü hazırlık yaparak coşkuyla bekliyorum. Yalnız ben değil hepimiz bekliyoruz. Eskiden hindinin bütününü pişirirdik; şimdi ya kanatlarını ya butlarını… Biraz kuruyemiş, portakal elma alarak… Bekliyoruz. Eskiden bütçemiz elverdiğince yeni giysiler edinir, eşi dostu çağırır ya da eş dost çağrılarına küçük armağanlarla katılabilirdik… TRT dansöz çıkaracakmış söylentileri tartışılarak masalar kurulurdu; anneler sarmalar yapar, kabak tatlısı fırına verilir, iki tek atacak babalar, kadınlı erkekli akrabalar gülümseyerek, televizyondaki sanatçının şarkısına eşlik ederek gece yarısını beklerdi. Çocukların çoğu uykuyla savaşarak bekler ama uykuya yenilir; yeni yılı ertesi sabah karşılamak zorunda kalırdı. Yeni yılın geldiğini göremez ama sonraki günlerde duyumsardık. Yaşantımızda biraz da olsa yenilikler olurdu.

"Billboard" Yazarları

     TÜYAP, 28. İstanbul Kitap Fuarını bitirdik. Binlerce kitabın, onlarca yazarın, binlerce okurla buluştuğu, türlü etkinliklerin yapıldığı fuarın bu yıl onur yazarı Cevat Çapan’dı. Bütün yaşamını bilime ve yazına adayan Prof. Dr. Cevat Çapan gibi değerli birçok yazarla fuarda buluşmak, gerçekten yazın dünyasında kalemiyle var olmayı seçenler için başlı başına kıvanç kaynağıdır. Benim için de öyleydi.

     Cumhuriyet Kitapları arasında çıkan Gümüşana adlı yeni romanımla okurlarımla buluştum. Bir yazarın, bir okuru bile olsa ve o okur bu yazarı en kalabalık, en uzak yerlerde araya taraya buluyorsa, yazarın yeni kitabını fırın sıcaklığını yitirmemiş bir ekmek gibi bağrına basıyorsa… Bir yazar başka ne ister ki… Bu okurlara ne denir ki…

Hem Güldüren Hem Kızdıran Öyküler...

     Halk otobüsü ağzına dek dolu… Oturanlar, ayakta duranlar… Bir merkezden komut almışçasına bir anda bütün cep telefonları eyleme geçiyor. İnanmayacaksınız ama bir tek benim telefon suskun; çünkü sokağa çıkarken hep kulağını bükerim, yalnızca titrer çantamda. Çoklarının böyle bir sıkıntısı yok… Kim rahatsız olursa olsun… Telefonlar susmuyor… Amaaan… Pop şarkıları, yürek yakan ya da hoplatan türküler birbirine karışıyor… En baskın olanı Hadise’nin şarkısı; demek ki birden çok telefona aktarılmış… Bu seslere, telefon sahiplerininki de karışıyor… Kadın erkek, herkes yarışıyor sanki… Yanımdaki, önümdeki, arkamdaki, sağımdaki, solumdaki ve ötekiler avaz avaz konuşuyor; işte sözler orda kalmasın diye yakalayabildiklerim:

Sen Nasılsınız?

     Önce köyden ilçeye göçtük; abilerimin ikisi ilkokulu köyde bitirmiş, ilçede ortaokula başlamıştı. Benden büyük olan abim ilkokulun dördüncü sınıfına yazdırılmış, ben de okulun ilk günü ağlaya ağlaya gerçek yaşama adım atmıştım. Ağlayarak başladığım okulu, ilk haftasında çok sevecek, daha yıl yarılanmadan Münevver Öğretmeni aile bireylerinin arasına katacaktım. Işıklar içinde yatsın; ilk öğretmenim, yalnız bizi değil, ailelerimizi de eğitiyordu.

     Çoğu okuryazar bile olmayan ana babalarımızın konuşma, giyinme biçimleri değişiyor; gelir- orun ayrımı olmadan komşuluk ilişkileri pekişiyor; okul içi etkinlikler bütün mahalleyi coşturuyordu. Ulusal bayramlar, dinsel bayramlardan ayrı tutulmuyor; biz çocuklar bütün bayramları doyasıya yaşıyorduk. Annemle babam artık, “gapı, garpız, gız, alsana, versana…” demiyor, çoluk çocuk ilçede edindiğimiz deneyimleri köyümüze de taşıyorduk. Bu “mahalle baskısı” değildi; gerçek eğitimcilerin evlerden köylere dek uzanan altın ellerinin; akılcı, bilimi, sanatı içselleştiren dik duruşlarının yansımasıydı.

Şaşkınlıkla İzliyorum

     Ben bir yazarım; ülkemin her bireyinin gözyaşını önemseyen, sevinciyle sevinen biriyim. Dil Derneği ile Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin üyesiyim; hiçbir partinin üyesi değilim. Cumhuriyet öğretmenlerinin elinde biçimlenmiş, laik cumhuriyetin ilkelerini yaşama biçimi edinmiş bir kadınım. Atatürk’ü doğru tanımış ve onun bize kazandırdığı Türk Devriminin özünü sindirmiş bir yurttaşım. Ne ki her seçim dönemi olduğu gibi, seçimden seçime akıp giden aylar, günler boyunca hep düş kırıklığı yaşıyorum.
     Dünya görüşümü kulaktan dolma bilgi kırıntılarıyla, fısıltı gazetesiyle yayılan dedikodularla değil, kendim araştırıp okuyarak, tartışarak, sorgulayarak edindim. Dünya görüşümü, inancımı, köken özelliklerimi, benimle aynı düşünce, inanç ve kökenden olmayan insanlara karşı bir ayrıcalık olarak hiç görmedim. Görenleri de yanlış buluyorum. Bu nedenle kendimden başka hesap vereceğim hiç kimse, hiçbir kurum yok.

Dilsiz Aşk Olur mu?

     Hepinizin sevgililer günü kutlu olsun!

     Sevgilisi olanınki de kutlu olsun, olmayanınki de!

     “Sizi seviyorum?!”

     Hemen sormak istiyorum: Sevgilinize, eşinize sık sık, “Seni seviyorum” der misiniz? “Seni seviyorum” sözünü hiç duymadım diyeniz var mı?

     Duymadım, diyene hiç inanmıyorum. Ben o denli sık duyuyorum ki. Geçenlerde bir hanım arkadaşım, telefonu kapatırken “Seni seviyorum” dedi.

     Kadın giysileri satan bir yere gittim, daha önce de birkaç kez gitmişliğim vardı. Satıcı kızlardan biri benimle çok ilgilendi, ne iş yaptığımı filan sordu, söyledim. “Yazarım” dedim. Kitapları da pek yakından görmediğini yansıtan bir sesle, “Daha önce bir yazarı hiç yakından görmedim” diye kıkırdadı. Kız çocuksu bir neşeyle konuşuyor, soru üstüne soru soruyordu. Hiç yanıtsız bırakmadım. Söyleşimiz bir anda senlibenli bir havaya bürünmüştü. Ayrılırken kapıya dek geldi, “Seni seviyorum” dedi.

     Nasıl mutlu oldum, bilemezsiniz!

Yeni Yıla Girerken...

     “Göğe direk, denize kapak olmaz” diyenler yanılıyor; geride bıraktığımız koskocaman yıl içinde göğe direk, denize kapak “bulmaya” çalışanları gördük. Böylece çok “açılım”lı bir yıl yaşadık. Açılan açılana...
     Açılım, “1. açılma, yayılma, genişleme, 2. ferahlık, 3. genleşme” demek; bir anlamı daha var, “bir yıldızla ekvator arasındaki uzaklık.” 2008 içinde kimi siyasetçilerin, kimi gazetecilerin, kimi ünlülerin ve onları alkışlayanların “açılım”ı, bize göre bu “açılım”dır. Arkadaşlar öyle hızlı açılıyorlar ki… Her biri birer yıldız… Biz de yerde birer nokta… Açılım yaptığını ileri sürenlerin pek çoğunun sözlü eylemli açılımı bal gibi göğe direk kurmak değil mi? Yıldız uzaklığından gösterdikleri sözümona “iyi, yeni” şeyler de denize kapak vurmak değil mi?

Nasılsınız?

     Bilgisunarda (internette) gezinirken benim sayfalarımı karıştıranları, aylardır “Hoş geldiniz!” diye karşıladım. Yeni bir karşılama yazısı sunmak için, inanın zaman bulamadım. Hep aynı karşılama yazısını bulan kimi dostlarım gibi, bu sayfalar aracığıyla tanıştığım, aktarılan bilgiyle yetinmeyip ileti gönderenlerin iyi dileklerine, uyarılarına içtenlikle teşekkür ederim. Sağlığımı soruyorlar; neden bu sayfalara yeni yazılar aktarmadığımı soruyorlar. Çok haklı hepsi de…
    İyiyim; sağ olun!
    Siz nasılsınız?
    Yanıtları duyar gibi oluyorum. Herkes ne kadar iyi ise…

1 Aralık 2012 Cumartesi

Hoş Geldiniz!


     Hangi düşünceye, kökene, inanca sahip olursanız olun, aynı coğrafyada yaşadığımıza göre paylaşacağımız; birlikte güleceğimiz, birlikte ağlayacağımız, birlikte tepki göstereceğimiz; birlikte gülebilmek, başarının tadını birlikte yudumlayabilmek için yapılacak çok şey var.
     Kendi bilgisunar sayfamı açarken kendimle sınırla olmayacak olay, oluşum ve durumları tartışabileceğimi, paylaşabileceğimi umuyorum. Ne yaparsam yapayım, sözün, konunun sıklıkla “dil”e uzanacağını biliyorum. Bugüne dek hep böyle oldu. Öykücü kimliğimle çıktığım kürsülerden hep dilci kimliğimle indim. Dilsiz öykücü olmaz kuşkusuz, romancı da olmaz, şair de… Öncüllerimiz arasında olduğu gibi, aynı zamanı, koşulları paylaştığımız saygın yazarlar, şairler arasında da usta dil işçilerinin olması en büyük kıvancımızdır. Ne ki biz yazarlar arasında birbirinin ne yaptığını, ne yazdığını izleyenlerin çoğunluğu oluşturmadığı bir süreçten geçiyoruz. Bu açıdan, öncüllerimiz olan bilim, sanat insanlarına hayranlığımızı hâlâ koruyoruz. Çünkü onlar içinde oldukları dönemde, şimdikinden daha iyi olmayan koşullarda kendilerini besleyecek sanatçıları, bilim insanlarını ve ürünlerini olanakları ölçüsünde izliyor, tanıyor, görkemli “arkadaşlıklar, dostluklar” kuruyorlardı.