1 Ocak 2016 Cuma

UMUDUM KADINLARDA


Aynı evde “kızlı erkekli” oturup kalkmanın “ayıp, yasak” kapsamına alınmadığı günlerde kalabalık bir sofrada eski yılı uğurluyorduk. Çoğunluk karamsardı; “Gitti Gülsüm, geldi Gülsüm; felek ettiğini bulsun” diyen erkeğe kadın arkadaş “Ayrımcılık yapıyorsun” diye tepki verince ev sahibi, “Gitti Dursun, geldi Dursun; felek ettiğini bulsun” diyerek eşitliği sağlamaya çalıştı; çabası işe yaramadı. Havadan sudan yürüyen sohbet, kadınların örtünme özgürlüğüne dayandı. Gülsümler, Ayşeler çıplak değildi; cinsel ve dinsel bakışlı kimi Dursunlar, Ahmetler karısının, kızının giyimine karışabiliyor; çoğu kadın da bunu hoş görüyordu. 
 Ülkenin hiç sorunu yokmuş gibi türban siyasetin ve kendini “aydın” diye tanımlayanların gündemine oturmuştu. TV’lerde, gazetelerde, sokakta ve arkadaş evindeki iki arkadaş gibi özellikle başı açıklar, yalnızca saçı kapatan ve örtünme denilerek amacı değiştirilen türbanı “özgürlük” simgesi diye savunuyorlardı. Kadınların eğitimsiz işsiz bırakılışı, sigortasız çalıştırılması, şiddet görmesi, öldürülmesi yaşamsal değerde görülmüyordu. Derken Gülsümlerle Dursunlar aynı salonların ayrı bölümlerden bir partinin bayrağını sallarken aralarına yasal kılıflı uçurumlar girdi. Kimi kadınlar neyi, niçin savunduklarını anladıklarında meclis, kamu kurumları, anaokulundaki minicik kız çocukları bile türbanlanmıştı. Annelerimizin başörtüsüyle türbanı eşanlamlı sayan kadınlar, fildişi kulelerinin birkaç metre ötesini göremediler; iktidar büyüğünün “Velev ki simge…” sözünü doğru okumuş gibi yaptılar. Perde arkasında kurgulanan oyunlara çıkar için kafa sallamak; düşüncelerinden, ilkelerinden dönmek; döneklik, kimi aydınların eski hastalığıdır; daha çok erkeklerde görüldüğü kanısı yaygındı; değilmiş. Meğer kimi kadınlar dönmeye hazır bekliyormuş. 
 2015 bitti; dileriz, “Gitti Gülsüm (ya da Dursun), geldi Gülsüm (ya da Dursun) felek ettiğini bulsun” demeyiz. Toplumun geleceğini güvence altına alacak laik eğitim başta olmak üzere yargının, basının, pek çok alanın, tüm hak ve özgürlüklerin baskılandığı bir sürece saplanmış durumdayız. Bir yanımız, çevremiz yangın yeri gibi… AKP iktidar olduğunda 14 yaşındakiler 30’a merdiven dayadı, o zaman doğanlar 14-15 yaşında… İki kuşak şimdiden savrulma içindeyken cumhuriyetin kazanımlarını silerek tutuculuğu gericiliğe taşıyanlar türbanla yetinmiyor. Meclisteki türbanlı türbansız vekillerle iktidar yanlısı kadınların çoğu erkek ağzıyla konuşuyor; kendilerini kürsülere taşıyan yolu kimin açtığını göz ardı ediyorlar; 4+4+4’lük eğitim dayatmasının, kendi kızlarının düşlerini yok ettiğini bile algılayamıyorlar. Konuşmalarından yakın tarihi bilmedikleri, ezberletilen masallara tutundukları anlaşılıyor; biri cumhuriyet dönemine “reklam arası” diyebildi; bir başkası Atatürk’e takıntılı; cumhuriyet öncesinde “kul” bile sayılmayan, soyadı, nikâhı, miras ve seçme-seçilme hakkı olmayan ninelerimizin mutsuz umutsuz karanlığına doğru yürüyorlar. Beş altı yıl önce “Yetmez; ama evet!” diyerek iktidara omuz veren gazeteci, bilimci, edebiyatçı, müzisyen, oyuncu kadınların (ve erkeklerin) çoğuna gazete ve TV’ler başta olmak üzere birçok kapı kapatıldı. Sanal ortamda pişmanlık yazılarıyla birlikte dönüp duran kadınları izliyoruz. Özgürlük kuşunun uçmasına çanak tutmamışlar gibi özgürlükten dem vuruyorlar. 
 Bir filmde köyün kadınları, koca baskısından kurtulmak için çocuğa bakmamış, aş pişirmemiş, yatağa girmemişti. Erkekleri önce güldüren sonra hizaya getiren bu eylem, kadın dayanışmasını güçlendirmişti. Bu film kurguydu, güldürmüştü; ama gerçek yaşam böyle değil, her gün ölüm haberi var; silah var, baskı var, zindan var; en çok kadınlar ağlıyor. 
 Umudum kadınlarda; yurttaşlık bilincini ancak kadınlar diriltebilir! Makam, çıkar için gözü hiçbir şeyi görmeyenleri, din ve ırk farkını siyasaya araç yapanları ancak kadınlar durdurabilir; gerçek demokrasiyi de ancak kadınlar doğurabilir; umudum kadınlarda!

28 Temmuz 2015 Salı

ÖFKEYE YENİLMEMELİYİZ!

Çevremdeki dostlar da benim gibi öfkeli, “sosyal medya”da da öfke bulutları karararak gitgide yoğunlaşıyor. Ne ben ne dostlarım ne de sesini “sosyal medya”dan duyurmaya çalışanlar; hiçbirimiz haksız değiliz. “Haklılık-haksızlık” deyince insanın usuna doğallıkla ülkede hak aramanın olanaklı olup olmadığını düşünüyoruz. Şimdilerde yok… Benim gibi işi gücü dil ve yazın olanlar hem mutsuz hem de öfkesine yenilmeden yaşanan olumsuzluklara çözüm arayanlar için beyazcamlar kapalı… Sanki özü sözü doğru, yalandan dolandan uzak olduğunu bildiğimiz aydınlar bu ülkede yokmuş gibi ortalıkla bir aydınımsı takımı dolaşıyor. “Takım” yerine başka sözcük de kullanabilirdim; ama öfkeme yenilmeyeceğim. Yurda, yurttaşa bunca haksızlığın, ihanetin yaşandığı bir dönemde öfkeye yenilirsek, öfkelendirenlerin ekmeğine yağ süreriz. Kim(ler)e öfkeliyiz; öfkemizi kim(ler) kabartıyor? Ayraçlardaki “-ler” ekini ister göz önüne alın ister almayın; adresi, adresleri hepimiz biliyoruz. Öfkeme yenilmeden söylersem, benim öfkemin asıl kaynağı kendine aydın diyerek ortalıkta dolaşan yazar, sanatçı kılığında dolaşan aydınımsılardır. Ben dilciyim; hem dil hem yazın etkinlikleri içindeyim. Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’nda yetiştim. Namuslu aydının, yanardöner aydınımsının, politikacının kullandığı dili kırk yılı aşkın bir zamandır izliyorum. Kıt akıllı 12 Eylülcüler, Atatürk ve devrim düşmanı, gerici aydınımsıların gazıyla bu güzelim kurumu kapatınca yayınevlerinde 200’ye yakın bilim ve sanat insanıyla gazetecinin yapıtlarını baskıya hazırladım. Şimdilerde TV’lere dadanan sözde tarihçilerin Atatürk’e, Kurtuluş Savaşına ilişkin uydurmalarını belgelerle çürüten sayısız kaynak okudum. Benim kuşağım Kurtuluş Savaşının ve devrimlerin de tanığı olan dedelerini, ninelerini tanıdı. Gazi dedem yeni Türk abecesiyle 15 günde okuma-yazma öğrenen, kümeslere saklanan savaş kaçaklarının tanığıydı; ölene dek “Kuvvacıya bir bardak su, bir bazlama veren kâfirdir” diyenlere sövdü, ilendi. Canım dedem Kuvayımilliyecilerin öncüsü Atatürk’le böylesine çirkin söz ve alçakça yöntemlerle hesaplaşılacağını aklının ucundan geçirmemişti. 1950’de demokrasi sözü veren, hatta dönemin kimi “solcu” aydınlarıyla önce anlaşıp sonra sözünü, eylemlerini yadsıyan (yadsımak, unutmaktan daha büyük bir ihanettir), Atatürk yaşarken cumhuriyetçi ve devrimci görünen Bayarların ardılları gömlek değiştirerek laik cumhuriyetimizi susuz ve uykusuz bırakma noktasına taşıdılar. Meclis kürsüsünden “Arabın medeniyeti benim medeniyetim” demekten hiç utanmadılar; ezanı, 18 yıl sonra yeniden Arapçaya çevirmeyi demokrasi, özgürlük gibi safsatalarla yoksul halka yutturdular. 12 Eylülden sonra pek çok aydının, daha doğrusu aydınımsının görmezden geldiği “Türk İslam sentezi” eğitim kurumlarına şırınga edildi. Atatürk ve devrimler, artık açık açık hesaplaşma konusuydu. 13 yıl önce iktidarı ele geçiren AKP için bütün yollar ardına dek açılmıştı. Atatürk’ün eliyle yazdığı “vasiyetnamesi”nin çiğnenmesi, eliyle kurduğu Türk Dil ve Tarih Kurumlarının kapatılması, 1950’lerden bu yana perde gerisinde ama devlet eliyle örgütlenen gericilerin Atatürk’le hesaplaşmalarının ve Atatürkçü bir kaleyi yıkmalarının ilk büyük adımıydı. İkinci büyük adım yine 12 Eylülcülerin öğretim birliğini göz ardı ederek “laik eğitim”de gedik açmasıydı. Cumhuriyetle, Atatürk’le kavgayı yeraltında örgütlenerek sürdürenlerin, Süleyman Demirel’in “milliyetçi cephe” hükümetleriyle başını yeraltından çıkaran dinsel grupların (cemaatlerin), gün gelince laik cumhuriyetin “paraleli” olacağını, sonra aynı iktidarın “ne istedilerse verdik” dediği dinsel örgütlerden kendisinin yakınacağı, yalnız aydınımsıların aklına gelmedi. Öfkem, siyasetçilerden çok yazar, sanatçı kılığında dolaşan aydınımsılaradır. Bu uğursuz döneme bir günde gelmedik; aydınlar 60 yıldır politikacıları uyarırken aydınımsılar başı kumda, kıçı karanlıkta yaşamayı yeğledi. Şimdi hepsi kabak gibi açıkta; hâlâ TV’lerde utanmadan zart zurt ediyor, haram sofralarda tıkınıyorlar. Hâlâ kendi “ben”ine hayran çapsız politikacılara alkış tutuyorlar. Neyse, ağır söyleyerek öfkeme yenilmeyeceğim.

20 Haziran 2015 Cumartesi

AÇTIRMA KUTUYU…

Çok bilinen sözdür, “Açtırma kutuyu, söyletme kutuyu.” Her türlü kutunun sıra sıra açıldığı; kötülüklerin gökyüzüne uzandığı bir dönemde usumuza bir başka atasözü geliyor; “Sinek, pekmezciyi tanır.” Türlü yollardan edindiği ünü, parayı, koltuğu korumak için egemen(ler)e sığınanların saçma sapan konuşmalarını, utanılması gereken davranışlarını izliyoruz. Aralarında yaklaşık 30-40 yıldır her dönem yağdanlık olan, egemene yağ çekerek yerini koruyanlarla bunlara takılıp Uğur Mumcu’nun tanımıyla “liboş”luk aşamasına ulaşanlar var. Ne durumda olduklarını görmek için kullandıkları dile bakmak yetiyor. Kirlenen dilleri değil; düşünce “ak” olmayınca “ak”a, “akım” diyene sarılmak kimseyi “ak”lamıyor. Yıllardır toplumun gözü önündekilerin, öncelikle politikacıların kullandığı dili izliyorum; devleti temsil edenlerin, bir başka deyişle devletin ağzının bu denli bozulduğuna tanık olmamıştım. Devletin ağzı bozulunca doğallıkla alkışçılarınınki de düzgün kalamıyor. Dahası alkışçılar, gücüne sığındıklarını egemen(ler)i bile solluyor. Atalarımız, “Devletli gözü perdeli olur” demiş ya… Tarihi, coğrafyayı, kimyayı, fiziği gereksiz bulduğu, inancı siyasasına araç yaptığı için yerçekimi diye bir doğa yasası olduğunu da unutuyor. Kendi mutluluğu, gönenci, gücüyle esrikleşen devletli, “Devletli ile deli bildiğini işler” diyen ataları doğruluyor. Dilimizde “devlet düşkünü” diye bir deyim var. Tarih yerçekimini umursamayan devletlilerin düşüş öyküleriyle doludur. “Devlet” tüzel bir varlıktır; baba bilinir; bizde uzun zamandır bir avuç insan için pekmezci, çoğunluk içinse üvey babadır. Devleti pekmezci gibi görenler çalsın sazlar havasındayken, baba bildiği devletten korkanlar günbegün çoğalırken demokrasinin içini baskının, korkunun doldurduğunu görüyoruz. Son yıllarda demokrasi kavramına “ileri” önadı eklendi; ileri, ilericilik, ileride sözcükleri içinde umudu, yeniyi de barındırır. Ne ki bizim ileri demokrasimiz kutu açma/açtırma oyununa dönüştü. Kutulardan demokrasiyle bağdaşmayan, “ileri demokrasi bu olsa gerek” dedirten ilişkiler saçılıyor. Kutusunda kirli ilişkileri saklayanlar, devlet gücüyle üste çıkıyor; kötünün hem öznesi hem nesnesiyken yargıyı, hak ve özgürlükleri tanımadan yükseliyorlar. Yaşadıklarımız laik eğitimin, hukukun üstünlüğünün her yurttaşa olduğu gibi devletliye, yandaşlarına da gerektiğini gösteriyor; ama bunu göremeyen mutsuz, umutsuz, yoksul çoğunluk ileri demokrasiyle gelen korkularla kuşatılıyor. Korku insancıl bir duygudur; insan fareden, selden, yangından; birçok şeyden korkabilir. Gelgelelim halk sinekten bile korkar oldu. Yüzyıllarca padişahtan korkanlar, cumhuriyetle “devletli korkusunu” tarihe gömmüştü. Baskıyla yaratılan tüm korkuları, karamsarlığı gerçek demokrasiyle soyunabiliriz. Karamsarlık karadan gelir; içi dışı kara olanlara yakışır. Devlet düşkünleriyle devleti pekmezci sanan içi dışı karalar “yeni, ileri, ak” gibi umudu besleyen kavramları da yolsuzluk, baskı ve korkuya bulayarak kararttılar. Babamızı (baba bildiklerimizi) olduğu gibi devlet babayı korkmadan seveceğimiz, kutu oyunlarının biteceği, kötü sözlerin sahibini bağlayacağı günler uzak değil! Olmamalı!

3 Nisan 2015 Cuma

DİL DERNEĞİ BAŞKANI-YAZAR SEVGİ ÖZEL’İN SESLENİŞİ


Dil Derneği, Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’nun yasa zoruyla kapatılmasına tepki olarak 22 Nisan 1987’de kuruldu. Atatürk, Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumu’nu (TDK’yi) “dernek” olarak kurmuş; eliyle yazdığı “vasiyetnamesi”yle kalıtından pay ayırmıştı. K.Evren takımı 82 Anayasasının 134.maddesine dayanarak dernek olan iki Atatürk kurumunu, yasa zoruyla Başbakanlığa bağlı devlet dairesi yaptı. Böylece Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk’ün özgür istenciyle yazdığı “vasiyetnamesi” çiğnendi. Asıl hedef Atatürk’ün başlattığı Dil Devrimini sürdüren TDK idi. Evren, kapatmadan önce TDK’yi denetletmiş, tek satır yanlış, tek kuruş yolsuzluk bulunamamıştı. Ancak kurumlar adlarına, malvarlıklarına el konularak kapatıldı.

 “Biz ölmedik” dedik; Atatürk’ün kurumunun amacını üstlenmek için Dil Derneği’ni kurduk. Yurtseverlere, dilseverlere, aydınlara, gençlere sesleniyorum: Bugünkü TDK bir Kenan Evren yapımıdır; Atatürk’ün kurumuyla yalnız ad benzerliği vardır. Atatürk’ün Dil Devrimini yadsırken kalıtını kullanmaktadır; bir ara yolsuzluk olayına bile karışmış; ölçünlü dili, yazım birliğini bozmuştur.

Cumhuriyet değerleriyle kurumlarının karartıldığı günümüzde Dil Derneği’nin sesini değil, çığlığını duyurmak istiyorum. Kesinlikle karamsar değiliz; ama yalnız bırakılıyoruz. Aklın öncülüğüne inanan, bilimselden başka doğru tanımayan; Atatürkçü düşünceyi yaşama biçimi edinmiş aydınların desteğine çok gereksinimimiz var. Ne olur www.dilderneg.org.tr’den öykümüzü okuyun!

Derneğe üye olun; yayınlarımızı edinin; 27 yıldır sürdürümcü desteğiyle çıkan Çağdaş Türk Dili adlı aylık dergimize yazın, dergiyi izleyin. Üye ödentinizi zamanında verin; bağış yapın; öneri ve eleştirilerinizle yanımızda olun. (Üye bildirimi örneğini, yayınlarımızı, dergimizi, banka hesap numaralarımızı yine www.dildernegi.org.tr’de bulabilirsiniz.)

Gelir bulmak için harcanan zaman ve emek, elimizi kolumuzu bağlıyor; etkin olmamızı kısıtlıyor; düşüncenizle, maddi katkınızla omuz verin; ülkemizi ve Türkçemizi bu karanlıktan çıkaralım.

28. yaş gününde Dil Derneği’ne vereceğiniz armağan önce ilginiz, sonra maddi-manevi katkılarınız olacaktır. Saygılarımla.

3 Şubat 2015 Salı

GÜNBEGÜN DEĞİŞEN GÜNDEM VE DİL


On yılı aşkın bir süredir iktidar olanlar, gündem değiştirmeyi (çarpıtmayı, saptırmayı da diyebiliriz) yolun başında ilk sıraya almış olmalılar. Bu konuda gerçekten başarılı oluyorlar. Doğallıkla dil kullanımını da gündeme göre belirleyerek toplumun gözü önündeki ünlülerin, tanınmış gazetecilerin ve TV’lerde çok izlenen kişilerin ağzı ve kalemiyle toplumu, “yoksulluk, yolsuzluk ve yasak”larla savaşacaklarına inandırdılar. Sık sık “80 yıldır süren zulmün” biteceğini, özgürlüklerin geleceğini hem kendileri söylediler hem de sözde özgürlükçü, demokrat aydınlara söylettiler.

İlk günlerde sıklıkla “hayırlara vesile olmak” kalıbı kullanılıyordu. “80 yıldır süren zulüm”den neyi amaçladıklarını, arka arkaya seçim kazandıkça birer birer açmaya başladılar. Sözde aydınlar öyle gaza geldi ki iktidarı övmek için yarıştılar; yalnız cenaze için bir araya gelebilenler ilginç korolar oluşturdu; bir ağızdan cumhuriyetin temel ilkelerini kötüleyip karalamaya giriştiler. Bu arada “hayırlara vesile olmak” kalıbını genişleten iktidar, çarşı pazar açılışlarında dinsel söylemi yoğunlaştırdı; “besmele”ye yeni dinsel kalıplar eklendi. İktidar özgürlüklerin engeli “başörtüsü”ymüş gibi kükrerken destekçileri, “başörtüsü” ile “türban”ı eşitleyerek tartışmakta sakınca görmediler. Şimdi parmak kadar kız çocukları bile görüntülerini tuhaflaştıran örtüler içinde.

Bir halkoylaması yapıldı; savsözü, “Yetmez; ama evet!”ti. Yetmeyecek olan neydi/nelerdi; “evet” denilen neydi/nelerdi; bunlar yerine iktidara övgüler düzen yazılar, TV izlenceleri birbirini izledi. İktidar “80 yıllık zulmü” sürekli “türban” üstünden tartışmaya açarken sözde aydınlar bayramlık ağızlarını açtı; örtünmüş kadınlar, oturdukları sandalyeyi borçlu oldukları laik cumhuriyete kin kusmaya başladılar. Kadının özgürlüğünü saç telinde görmeleri ve kullandıkları dil gerçekten şaşırtıcıydı. İktidarın başı “türban” için, “Velev ki simge” dediğinde, “velev ki” sözünün nereye uzanacağını kestiremeyen ya da o günkü çıkarına uygun bulanlar, fildişi kulelerinin dışında olup biteni görmek istemediler. Tepki veren aydınlar, askerler zindana atılırken; eğitim, yargı kurumları, üniversiteler, ordu ve sokak etkisizleştirilirken sözde aydınların kimi birden uyandı. Dün “Yetmez; ama…” derken hepsi mutluydu. Gücün ve çıkarın paylaşılmasından doğduğu ileri sürülen kavgada yollar ayrılmış; siyaset dilinde “darbe=yolsuzluk” olmuş; dünkü yoldaşlar “ama”nın arkasından gelecek baskıların kendilerine de uzanacağını hesap edememişlerdi. Birden özgürlük çığlığı atmaya başladılar. Ancak kayıkçı kavgalarıyla yılları tüketen koskoca ülke birçok değerinden, laik eğitimden, çağdaş üniversite ve yargı kurumlarından uzaklaştı. Yalnız kadınları değil, laik cumhuriyetimizi yasa görünümlü kapkara örtüler kuşattı.

“Yoksulluk, yolsuzluk ve yasak”larla savaşacağını söyleyen bir iktidar; eleştirenlere bibergazını, copu yeterli bulmuyor artık. “Yemek” sözcüğünün de başı olan “y”ler; yani kendi “3 y”si kendi ayağına dolandı. Gündemci başı kimse o, imdada yetişti; “İsteseler de istemeseler de bu ülkede Osmanlıca da öğrenilecek ve öğretilecek” çıkışı, “yolsuzluk” tartışmalarının önüne geçti. Yeni abece ve dilin geçmişle bağları kopardığını söyleyenlerden çoğunun, bırakın Osmanlı ile Osmanlıcayı, kendi geçmişini bile tanımadığını gördük; el ağzıyla çorba içmeye alışık bu zavallılar, düştükleri acınası durumu görmüyorlar.  

Günbegün değişen gündemi, ülkenin tanınmış gazetecileri, bilim ve sanat insanları zamanında doğru okuyamadılar. İktidarın en yetkilisine “reis, patron” diyenlerin, siyasette ya da siyasete tutunarak varsıllaşan sözde aydınların, okuma/anlama/görme/değerlendirme engelli oldukları ortaya çıkmıştır artık. 21.yüzyılın Türkiyesinde cumhuriyetin temel değerleriyle hesaplaşanlar, gündem değiştirerek bir zaman tahtları koruyabilirler belki; ama saltanat sahiplerinin dedesinin bile öğrenemediği Osmanlıca ile eski yazıya dönüş, gündemci başının “hayra yorulmayacak” ya da “hayırlara vesile olmayacak” düşüdür. Olmayacak düş görenlere, “Günaydın!” desek yakışır mı?

 

29 Ekim 2014 Çarşamba

BELLEKLER KEVGİR GİBİ


Unutmak ya da unutur(muş) gibi yapmak insana özgüdür. Başarıyı, sevinci, aşkı; sevdiklerimizin acısını; yaşama değer katan tüm duyguları, oluşumları, olayları unutmamak, unutturmamak için çabalarız. Peki, toplumsal yaşamda neyi, neleri unutmak istiyoruz ya da unutur(muş) gibi yapıyoruz; bunu enine boyuna düşünüyor muyuz? İçinde bulunduğumuz dönemde çoğumuz yasımızı tutacak ya da sevincimizi paylaşacak olanı fenerle arıyoruz; çünkü akşam yediğimizi (yiyebilmişsek eğer), sabaha erişmeden unutturmaya çalışanların eli soframızı, dili belleğimizi silip süpürüyor.

Sokakta sürekli yakınan; ama yakındığı sorunun nedenini, yaratanları sorgulamayan, dahası sorgulamaya korkan, binlerce ürkek insan, günü kurtarmaya bakıyor. Hem yakınıyor hem sorununu, sıkıntısını paylaşmak isteyen, kendisiyle aynı konumda olandan bile korkuyor. Üstelik “an”ı kurtarma çabasıyla hırçınlaşıyor; ufacık bir tartışma ya ağır bir söze ya da şiddete dönüşüyor. Günü, anı kurtarma çabasıyla belleğini boşaltanları sorgulayamayanlar, birbirini sorgulamanın ötesine geçiyor.

Çoğunluk günü, ne yaşandığını, ne yaşadığını algılayamadan tüketiyor. Bellekler kevgir gibi oldu; gündemi anında değiştiren siyasal güç günü, anı unutturmak siyasasını sopalaştırdığı yasalarla uyguluyor. Birkaç yıl, hatta birkaç gün önce söylediğini, kendi ağzıyla yalanlayan(lar)ı sorgulamayan binlerce insan yalanı dolanı, yolsuzlukları, haksızlıkları unutur(muş) gibi yaparak yaşamayı sürdürüyor. Atalar, “Komşu boncuğunu çalan gece takınır” demiş; hırsızın bile biraz duyarlı olabileceğini; çaldığını, sahibine göstermeden kullanabileceğini söylemiş. Hoş bir söz ve uyarı değil; ama günümüzde halkın olanı çaldığı söylenenler, bu kadarını bile yapmıyor. Çalan, çaldırandan daha çok bağırıyor. Çaldıran, hakkını nerede arayacağını bilemiyor; dahası kendini “dua”yla eğitimsizliğe, yoksulluğa itene sarılıyor. Yalanı dolanın, yolsuzlukların, haksızlıkların unutturulması için söylenenlere inanıyor. Sözün uçacağını, yıllardır uçurulup durduğunu düşünmüyor; belge ve bilgileri merak edip “Olabilir mi? Ya doğruysa?” diye sormaya korkuyor. Kevgirleşen bellekler içinde korkudan başka hiçbir şey barınamıyor.

En acısı kevgirleşen aydın bellekleridir; sözde gazeteci, akademisyen, toplumun gözü önündekilerden biri, sözde sanatçı; TV’lerin vazgeçilmez “aydın”ı; ama siyasanın buyruğunda… Aydınımsı kimliğini yeğlemiş; kendini eğitim ve gelir düzeyi düşürülen halkın sözcüsü sanıyor; oysa yalnızca çıkarını, orununu, ününü sağlayan ve koruyanların sözcüsü… Şimdi(lik) egemen olan gücün sofrasından kalkmıyor; ezberletileni aktarıyor. Alçak yerde tepecik kendini dağ sanırmış ya! Tafrasından da geçilmiyor. Bu baylara, bayanlara bir ata uyarısı; “Dağda gez; düzde gez; insafı elden bırakma…” Halk arasında yoksuldan, ezilenden yana olan eşkıyaların bile söylenceleri yok mu? Ancak bu söylencelerde “insaflı eşkıya”nın öyküsü de mutlu sonla bitmez!

İnanç ve köken ayrımını kullanarak siyasaya araç yapanlara araç olan; binlerce insanın acısını, yoksulluğunu, eğitimsizliğini çıkara dönüştüren sözde aydınlar, siyasa kurumundan daha suçludur! Çünkü Atatürk’le ve cumhuriyetle hesaplaşan, halkı yoksullaştırırken kendi varsıllaşan siyasa, çıkar için özgür düşüncesini silen aydınımsılardan besleniyor! Tarih eli ve dili kirli olanların da söylenceleriyle dolu; hiçbiri mutlu sonla bitmemiş. Aydınımsılara duyururuz!

     

 

19 Temmuz 2014 Cumartesi

“YENİ” DEYİNCE “YENİ” OLUR MU?


Yıpranmış giysilerini tersyüz ederek “yeni”leştiren, Sümerbank ürünleriyle donanan; kendi ürettiğiyle yetinen, üstelik Osmanlının borcunu da ödeyen kuşakların ardılıyız. Okullarda yerli malı haftası kutlardık. Eriğin bile etnik kimliğe bürünüp İtalyan olanını görünce şaşırmamız bundan. Karpuzun çekirdeği küçülünce, üretme genimiz de anlama yetimiz de küçüldü.

İletişim araçları kısıtlıydı. Telefon, yan komşuda bile yoktu; ama akrabalar, tanışlar, gerçek aydınlar bu denli uzak değildi birbirine. Söz, senetti; borç namustu. Borç yiğitte bulunur masalına inanan azdı; ana babalar, borçlanmadan yaşamak/yaşatmak için çabalardı. Ataları yanıltırdı çoğunluk. Devlet malı deniz değildi; ama yiyen domuzdu. Devletin tek kalemini yürüten kınanırdı. “Çalışıyorsa, varsın çalsın” türünden ahlak aşınmasına uğramamıştık henüz. Peki; buğdayı, meyveyi, teknolojiyi üretemezken, halkın olana el uzatanları, “Türkiye sizinle gurur duyuyor” diye yücelten kalabalıkları nasıl ürettik? Birileri için işte “yeni Türkiye” budur!

“Yeni”nin anlamı hiç kullanılmamış; oluş ya da çıkışından beri çok zaman geçmemiş, o güne dek söylenmemiş, düşünülmemiş, görülmemiş olandı. Şimdi her köşesi karartılan bir ülkeye bu tanımlardan hangisi uyuyor? TV’lere bakın, yanıtı bulursunuz.

Mustafa Kemal Atatürk, uygar dünyanın “yenilik”lere ulaşırken yaşadığı acıları biliyordu. İnsanlığın ortak kazançlarından yararlanmamız için eskimiş, zararlı ya da yetersiz sayılan şeyleri, yararlı ve yeterli olanlarıyla değiştirmek istedi. Devrimler bunun için yapıldı. Yenilik için çaba harcamak düşün, bilim, sanat insanlarıyla birlikte siyasacının da temel görevidir. Devrimci ruh, bu görevi unutmamaktır. Şimdi Mustafa Kemal Atatürk’ün adını anmaktan bile ürkenlerin, söz ve eylemlerine damga vuran “yenilik korkusu”nun tutsaklığında “yeni Türkiye” dediklerini duyuyoruz.

Yenilik korkusunu dün ve bugün en baskın biçimde yaşayan kişi ve ülkeler, din ve ırk, en çok da din baskısı altında olan, inancı siyasaya araç yapanlardır. Komşu ülkelerde akan kanın kaynağı, dinin çıkarcı siyasalara araç yapılmasıdır. Yazık ki ülkemiz de her alanda dinselliğe tutunarak günlük siyasaya bel bağlayanlar tarafından karartılıyor. Laik eğitim neredeyse sonlandırıldı. Hukukun üstünlüğü, dinsel söylem ve eylemleri baskın kılan bir siyasa yüzünden yara almanın ötesine geçti.

Şimdi “Yeni Türkiye vizyon”uyla ulus tarihiyle, coğrafyasıyla barışacakmış. Oysa tarihiyle, coğrafyasıyla barışık olmayan ulusumuz değildir; kendi diktiği dinsel kılıkları ulusa uygun görenlerdir. Korumasız, silahsız halkın arasında gezen Mustafa Kemal Atatürk’le hesaplaşanlardır.

“Yeni Türkiye vizyon”u gibi tanımı ve içeriği boşlukta bir tamlamayla öne çıkan siyaset önder(ler)i, yakın tarihle barışık değilken, ağızlarına hiç yakışmayan “yeni”den, “demokrasi”den söz edebiliyor. Yerli malı/ürünü diyebileceğimiz elma, erik; ekip biçeceğimiz bağ bahçe; kıyısında serinleyeceğimiz dere kalmamışken, cumhuriyetin tüm kazanımları yandaşlara satılırken, laik cumhuriyete sahip çıkanlar horlanırken sözü edilen “yeni”nin, geçmişe yolculuk anlamına geldiğini çocuklar bile biliyor.

Yerli üretime can verecek üniversite kurutulmuşken, okullar toptan imam hatipleşirken Kurtuluş Savaşına şöyle bir gönderme yapmak, olsa olsa göz boyamaktır! Tarihle ve coğrafya ile bir aylığına, birkaç günlüğüne barışılmaz! Bir adımda bir cami, bin adımda bir okul yapılır, var olanlar karartılırken “yeni” Türkiye demek yakın tarihle, bütün değerlerimizle dalga geçmektir.

Günü kurtarmak için kurnazlıkla hazırlanıp tantanayla sunulan “yeni Türkiye vizyon”u masalı, tıpkı halka söve saya siyasa eliyle varsıllaşan işadamlarının diktiği kulelere benziyor. Dışı parlak içi boş kuleler gibi elbet bir gün yıkılır! Altında da kendi tarihini tersyüz etmeye çalışanlar kalır!